20101216

yaşamak sıktı sanki biraz...

gecenin karanlığını nadiren göz kırpan şimşekler bozmakta ve ben o karanlık soğukta ihtiyarla beraberim, ağlıyorum...


-neden ağlıyorsun evlat?
-herkesin ağlamak için sebebi yok mu?
-seni ağlatan ne?
boşver ihtiyar demek geliyor içimden, sesim kesiliyor... yerini hıçkırıklara bırakıyor. ve bir arabesk şarkı oluveriyor hayat. o an artık ruhum bedenimde değil, bunu hissediyorum... tüm benliğimle o karanlıkta kayboluyorum...

-sen ne içtin evlat?
-yok birşey içmedim ben, içmek istemiyorum...
-şarap al.
yüreğim ciğerlerimi parçalarcasına bağırıyor o an...


güneşli bir öğlen, sıkıntıların ardından onunlayım... şarap var, üstelik iki şişe... üstelik teki roze... eve geliyor, bilmiyor. şarapları görünce sarılıyor, öpüyor ve o dudakların arasından bir ses erişiyor içimde o bilinmedik yere; seni çok seviyorum...


-bu yağmurda dışarda ne işin var evlat derdin ne?
-yok bir derdim dayı, senin ne işin var dışarda bu yağmurda?
-benim evim burası evlat misafir gelen sensin...
o an deplasmandayım, böyle hissediyorum bir an önce ölmek gibi bir istek var içimde...


bir gece misafirim bana çok uzak olan bir eve. bir gece işte sıradan olması gereken, aylardan çok önceleri olsa da günlerden on sekiz ve o gün reşitiz... ve dudaklarımda bir sıcaklık... bana ait olmayan ama benim olmak isteyen... korkmuyorum bu sefer, bir boşlukta değilim üstelik, neler kaybedeceğim umrumda değil sonra ne kadar üzüleceğim de... ve dudaklarım ıslanıyor. ve o gün aşk yeni bir anlam kazanıyor benim için, insan olmak istediği için aşık olmuyor, aşk onun olmak istediğinde elbet yakasına yapışıyor adamın...

-beni tanıyor musun sen evlat?
-evet... peki sen beni hatırladın mı?
-hımm galiba hatırladım, sen hep böyle zırlar mısın? yoksa hep fırtınalarda mı denk geliyor yollarımız?
-bilmiyorum... tesadüf işte..
hıçkırıklarım ikinci bir cümleye gerek kalmadan çığırmaya başlıyor yine...


çok sevdiğim bir dostum var, misafir gelmiş çok uzaklardan ve biz bizeyiz... sonbahar, darbenin yıldönümü... sonra bir sağanak başlıyor, şimşekler yıldırımlar... onunla göz göze geliyoruz; hiç haz etmem ama o yağmuru çok seviyor... üstümüzde penyelerle dışarda koşarken buluyoruz kendimizi... yollar asfalt, asfalt ıslak, ıslak ki ne ıslak, nehir gibi akıyor ayaklarımızın dibinden... buz gibi kesiyor tropik iklimin sonbahar yağmuru; öpüşüyoruz, sıcacık, tutkuyla...


-ağla evlat ağla...
hıçıkırıklarım arasından yarım ağız konuşabiliyorum....
-yaşamak istemiyorum artık...
-neden?
cevap verecek gücüm yok, o yağmurlar sokaklara mı gözüme mi yağıyor ayırt edecek durumda değilim o an...
-evlat neden? daha genceciksin? birini mi kaybettin? aşık mısın, sevgilinden mi ayrıldın?


bir şubat gecesi, aşığım...kötü bir haberle sarsılıyoruz... mümkün olduğunca çabalıyorum... iyi olmuyor hiçbirşey sanki... işimden emrivaki izin alıyorum ve karlı olmasını bile bekleyemeyeceğim bir ankara yolculuğu başlıyor... kabullenebilsem de, ölümleri hiç sevmem...


-bilmiyorum dayı...
-evlat... daha yaşayacağın çok şey var...
-son görüştğümüzde de aynısı söylemiştin... yıllar oldu...
-bana bak evlat, sence sen mi daha çok şey yapabilirsin ben mi?
-haklısın
-üzülmek hakkın üzül ama bunu böyle yapma...


bir kış akşamı... gitme kararı alıyor, benden gideceğini bilmeden tamam diyorum üstelik ardından gideceğim bende ama biraz sonra...


-bak evlat sen gençsin, şarap sana daha tatlı gelir, arkadaş edin biraz, gez toz çalış ne yapmak istiyorsan o an ne yapman gerekiyorsa yap evlat burada öldürme zamanını bir gün ölürken gerçekten bu zamanların saniyelerini bile arayacaksın...
-doğru diyorsun dayı ama işte gel de anlat bu yüreğe...


bir bahar akşamı geceye kavuşmak üzere, işten dönmüşüm, ellerimde çikolatalar şarap ve mumla beni bekliyor, içiyoruz, sevişiyoruz... seviyoruz, deliler gibi... bir kaç saat sonra sevdiğimiz bir adamın konserine gidcek olmamı o anı daha da anlamlı kılıyor ve dudaklarımız daha bir tutkuyla değiyor birbirine... ve en çok love song u seviyoruz...


-bak evlat gün gelecek, okulun bitip işe başlayacaksın, evleneceksin hayatın bir düzene girecek, o zaman çok daha güzel olacak, çocukların olacak
birşeyler söylemek istiyorum ama derman yok ne dilimde ne yüreğimde...


ayın beşi, zor zamanlara daha çok var ve ben çok heyecanlıyım ilk kez elimde bir fırsat var ve bunu değerlendireceğim, çok yaratıcı sayılmam belki ama güzel olduğunu düşünmekteyim... bir çift çorabını alıyorum, güzel ve eski olanlarını seçiyorum, onlardan kukla yapacağım... heyecanlıyım, çok hem de... çünkü bu çok farklı... bir çift yüzük alıyorum, o zaman para sıkıntım yok hiçbir şeyin de eksik olmasını istemiyorum... ve o geceye herşey hazır, beni evde ve şarapla bekliyor... işten çıkıyorum eve geç kalıyorum... o uyuyor, mum ışığında; o kadar güzel ki... uyandırdığımda kızıyor geç kaldığım içim, süprizden haberi yok... içeri gidiyor... geldiğinde yalnız değilim; kuklalarımız var ve ona benim ağzımdan ilan ı aşk ediyorlar, yüzüğü verirken havalanır gibiler, mutluluktan...


-evlenmek falan istemiyorum...
-daha dur evlat çok gençsin...
-çok şey götürdü kadınlar bende, öyle ki bana birşey kalmadı...
-haha, öyle mi? bu bana bir yerlerden tanıdık geldi...
-şimdi onun yanında olmam lazımdı... şarap içiyor olmamız...
-peki neden buradasın?
-bilemiyorum, gidiyor artık... gerçekten...
-neden onu son kez görmüyorsun da burada ağlıyorsun?
-zırıl zırıl ağlamak istemiyorum, beni böyle hatırlasın istemiyorum... ve ona söyleyemiyorum...


artık birşeyler için çok geç olmuştu, yazdan kalma sonbahar aylarından birinde, o orda olmayı çok sevdiğimiz falezde şarap içiyorduk... deli gibi ağlıyorduk... özlüyorduk yıktığımız herşeyi... sevgimize üzülüyorduk... ve deniz o koyu gri fırtına havasında hiç bu kadar karanlık olmamıştı, sanki gözyaşlarımızla büyüyordu... sözler verdik... sözler söyledik, öpüştük... son kez olacağını düşünerek... gidiyordu... bitecekti artık herşey...


-ama yanında olmak istiyorsun?
-evet
-ve aşıksın?
-kesinlikle...
hıçkırıklarım sözümün son bulmasını bitirmemi sağladı...
-bu kadar da zorlama istersen kendini evlat
-benden aldıklarını geri versin...
-sen ona verebilecek misin ondan aldıklarını...
ağlıyorum durmadan...

ve bir şimşek çakıyor, cam parlıyor, ihtiyarın yansımasını görüyorum gözgözeyiz, hemen ardı sıra gelen bir şimşek biraz daha aydınlık... ihtiyarla aynı kişiyiz... sarhoş olup ölmek istiyorum, bir an evvel...

ıslanmışım üşüyorum... gecenin bir yarısı o zifiri karanlıkta nadiren göz kırpan şimşekler dengemi bozmakta ve ben o karanlık soğukta kendimle beraberim, ağlıyorum... deliler gibi özlüyorum, deliler gibi seviyorum... ama o bunu bilmiyor...

20101127

en güzel şeyler hiç olmaz buralarda...

konuşmakta pek başarılı biri değilim; yani yazarken daha iyi oluyor bu anlatma işi, benim için en azından; burada bir edebiyatçı ve ya bir yazar olduğum iddiası çıkmamalı. sadece dudaklarımdan dökülenler klavyeye dokunuşlarımdan ya da bir kaleminden kağıda akan mürekkep yanında saçma sesler olarak kalıyor. bir kere heyecanlanırım konuşurken, saçmalarım, alkollüyken bile bu beni hep utandırmıştır...

bunun yüzündende çok şey kaybettim hayatımda, hani şu kısacık olan varya, onda işte. ya anlatamadım hiç kendimi ya da yazmaya fırsatım olmadı insanlara... bazende sadece üşendim...

şimdi şimdi bir hayalpereste bu dünyada pek yer olmadığı düşünüp kendimi hapsetmişken bu küçücük odama, yavaştan birşeyler kıpırdamaya başlıyor içimde; evet artık daha fazla kaybedecek birşeyim olmadığını düşünüyorum. bu bir hareketin başlangıcı olacak elbet, sonra gelcek güzel günler falan sonra yine kötü zamanlar... bu böyle sürüp gidecek bir hikaye, hep böyleydi ve böyle olacak...

ama şu insan evladının hissiyatı ne kadar lanet birşey, hiçbir yazı hiçbir şarkı onu tam olarak ifade edemiyor sadece çok yaklaştığı anlar oluyor....

tatlı hayaller kuramasamda geçmişte pek çok şey yaptığımı biliyorum, hep onlardan güç almışımdır, yani kısa bir süre öncesine kadar alıyordum şimdi buna ihtiyacım yok artık çünkü sınırlarımı bilmiyorum şu an, küçülmüşte olabilir genişlemişte... ama afetlerin çok büyüklerini atlatamamış hayatımdan geriye kalanları toplamam gerek artık yoksa yaşamanın bir anlamı kalmayacak ve yeterince şey kaybettim, onları bulup yerli yerlerine koymalıyım... tam olarak olmazsa da...

ben bir kahraman olamadım belki ama bayağıda değilim, bunu gerçekten biliyorum, bu bir üstünlük taslamak değil...

o kadar çok şeyi özlüyorum ki... giden insanların boşluklarında yaşıyorum... bunun acısını da seviyorum ama bunu yaşamanın başka yolları da var biliyorum. burada umut dolu bir yazı da yazmaya çalışmıyorum sadece bedenime biraz hareket gerek, ve bunu yapacağımı söylüyorum. tütün sarmak, bir şişe köpek öldürende kendimi bulmak gibi basit zevklerim varken mutsuzluk hayatım olabilir mi? evet, galiba bu bir terci, öyle olmasını istediğim bir şey ama buengel olmamalı yaşnacaklara... insanlar beni olduğum gibi kabul etmeli, benim onları kabul ettiğim gibi. saygı duyduğun kadar saygı görmüyorsun bu hayatta belki ama bu sana insanları elemek için bir şans tanıyor ve ben bunu hep kullanmışımdır...

ne diyebilirim ki, sigara sarıyorum ve sakalımdan çıkan kızıl saçın anılarıyla sarhoş oluyorum...

20101112

yolculuk ankara...

ve bir gece daha...
hayatımda yine bir gece bu dönem; karanlık, dipsiz ve soğuk. bir evsizin saygısında yaşayacağım elbet, yaşayarak öleceğim hatta, severek, üşüyerek, yürüyerek, kanayarak...

ellerim titriyor artık, ihtiyacım olanı bilmiyorum, ya da biliyorum...

klavyeye damlayan yaşlar sanki ben olmuş, bana bizi anlatmakta izliyorum bu amaçsız dünyamı, sanki ben olmasamda yaşayıp solacakmış gibi hızla dönüyor...

ve yollar görünüyor; sonra hatırlıyorum bir zaman hayatım olmuş yolları..
ve yollar orada görünüyor, asfalt, soğuk ve umutsuz...
mahvettiğim hayatımdan bi yol görünüyor, ince ama uzun... umutsuzum...
bir ayrılık daha, bol acılı...

ayrılıkları hiç sevmedim, hiç hoşçakal diyemedim içimden gelerek, ayrılamadım hiç gerçekten, o yüzden bir parçamı hep insanlarda bıraktım sonra sonra eksildiğimi göremeden ben o insanlar olmuş kendimi öldürmüştüm. şimdi kendinin seri katili olarak çıkacağım bu yolculukta bir kara büyü keşfedip diriltmek istiyorum kendimi... bunu yapmam lazım...

20101111

anne, ben geldim...

''ölmeyi özledim anne, yaşamak isterken delice...''

seni özledim anne, samimi gözyaşlarını, ruhunla saran sevgini özledim ...
sıcacık kollarını özledim anne, evimizi özledim, hadi kalk diye seslenişini özledim anne...
savaş çocukları gibiyim anne, her gün ayrı bir kavgaya girer oldum...
insanları o kadar çok severken tiksindim anne...
o eski günleri özledim anne haklarımız için yapabileceklerimizi özledim anne, sokaklarda haykırabilmeyi özledim anne,
çalışmayı özledim, idam bekleyen mahkum gibiyim anne, son kez öp oğlum de kimsenin diyemeyeceği gibi...
ölürken seni düşünmek istiyorum anne, nice mücadelenin sonunda ellerinde ölmek istiyorum...

hayat kavramı yeterince zorken,
ve insanlar için birşeyler yaparken damgalanıyorsan,
fişliyorlarsa kimliğini bir ara sokakta yakalandığında,
dövüyorlarsa tutuklarken, içerde işkenceden geçiyorsan,
ki onlar için mücadele ederken,
suratına tükrüyorsa herşeyden çok sevdiğin halkın bir babası,
o halkın bir anası sana küfrediyorsa,
sakın durma... durma ey yüreği güzel...
durma yoksa ölürsün, hemde ölmeden ölürsün...
canlı bedeninde taşıyacağın bir bir ruh kalmadığında istemeyesin,
en önde çarpışmaya gitmeyi, en önde düşmeyi...

09 05 2010

denemeler

şarkı sözü

Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…
Bir durakta dikilirken aklıma geldi sonra telefonuma baktım belki anımsarım diye neyi hatırladığımı, çıkaramadım sonra otobüs geldi ve gittim…

Eskiden cep telefonu yoktu. Ya da biz düzenli yaşar ona ihtiyaç duymazdık. Şimdi hayatın merkezine girmiş, kişisel ve toplumsal odaklarımızdan biri olmuş, iletişim kaynağımız…
Aşklarımıza kadar girmiş. Eskiden mektuplar yazar utangaç utangaç verirdik birbirimize… bu bir güven göstergesiydi hatta. Kısa mesajlardan çok önceydi tabi bunlar. Şimdi 160 karakterlik textlere sığdırabiliyoruz tüm bunları, sesli harf kullanmadan üstelik…

Yıllar evvel bir hikaye duymuştum, şöyle anlatmıştı adam;
bir rüyayla hayatım alt üst oldu sanki, ben birine aşık olmuştum, çok seviyordum ama gece gündüz mesajlaşırdık hatta… sürekli onu düşünüyordum, artık birbirimizi de çok fazla tanır olmuştuk mesaj karakterlerinden ruh hallerimizi anlıyorduk hatta… sözcükler yazıldıklarından fazla anlam taşıyordu bizim için, o ufacık ekrana sığdırabiliyorduk aşkımızı. Sonra zaman aktı geçti, nasıl güzel bir şarabın dibini iki kadehte görürsün öyle işte… ve ayrılık zamanı geldi bizim için ama bir bağımlılık olmuştu o benim için. Hala onu düşünüyor ve istiyordum. Hayatımda değişikler yapmam gerektiğini düşündüm ve önce aramaya kayıtlarımı sildim, bu günlerimi aldım çünkü birden silersem ölebileceğimi hissediyordum. Onları sildikten sonra bir rahatlama hissettim. Cesaret edip fotoğrafları yaktım üstelik üstlerine rakı döküp yaptım bunları… Sıra mesajlara gelmişti, onları da teker teker sildim, yollardan akan çizgiler gibi hatta yıllar gibi geçip silindi onlarda zaman içinde ve son mesajı sildiğimde o mesajları göndereni hatırlamıyordum. Bir boşluktu hayat benim için karanlıktı biraz da, korktum birden bire neden böyle olmuştum neden böyle hissediyordum yatağımdan tavanıma uzanan bir çizgi vardı, gözlerimin çizdiği karakalem hayaller işte… parkta yatakta sinemada ama sadece ben, bi garip anı silsilesi… sonra bir parmak şıklar ve psikoloğu karşısında uyanır adam, gözleri hala boş bakar durur, aradığı bir şey yoktur, özlediği bir şeyin olmaması gibi… ve bu o adam kendini 12. Kattan atmadan önceki son anısı olur…

ve düşerken hatırladım; ''Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…''
yere yaklaştıkça hatırlamanın verdiği huzuru, mutsuzluğu gözlerime dolan rüzgar kadar kesin bir şekilde hissediyordum, unuttuğumda kendi kara çizgilerimi de silmiştim ve hatırlarken gerçekten yok oluyordum; siliniyordum bu dünyadan sert bir silgiyle...

01 10 2010

denemeler

karikatür


bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum… sonra kendimi onların ortasında bulup aslında var olmayan şeyler yaşıyorum… olmayan yerlerde, olmayan nesnelerle, olmayan insanlarla… savaş kahramanı gibi hissediyorum kendimi bazen bir köylü gibi kuytu köşede kaçkın… sonra sakin sakin biramdan yudumluyorum, özlemiyorum, özlenmediğim gibi… ve aslında hepsi yalan; ben iyi bir yalancıyım, yalanlarımı satıyorum, bunlarla hayatımı devam ettiriyorum, seviyorlar yalanları insanlar çünkü doğrular canlarını yakıyor, bakış açılarında boğulan bizler ise yanardağlardan fışkırıyoruz… fırtına olup yağıyoruz yanaklara, olmak istemiyoruz ki aslında yoğuz hiç var olmadık bizi sizler yarattınız ve sonra tahammül edemeyip fırlatıp attınız… ama göremediniz et ve kemikten fazlasını yarattığınızı, burada bir yalan var ve bu yalanlara kurşun işlemiyor… bilmediğiniz dillerde aşk şarkıları söyleyenler, bilmediği dillerde aşk yaratıp sonra ona yabancı kalanlar, yalancı aşkların söylediği yalanlara inanan ve onları doğru zannedenler, o aşklar da biziz ve ölmüyoruz… yaradılışımı hatırlıyorum, tek bir temasla bir gece bile değil bir anda, bir şarkıyla, kitabın arasında bir satırı işaretlemiş bir ayracın ucunda… özlü sözün ancak sözü olup özsüz, tatsız tuzsuz can buldum. Sordular sonra bana neden geldiklerini, adımı koydular sonra, sonra tasmamı taktılar ve sonra sıkıldılar başka bir yalan yarattılar, bende kutudan ev yapmıştım kendime o yağmurlu akşamda… sonra başkaları geldi, başkasının yarattığı bir yalana inanmaya başladı, sonra bir başkası bir başkasınınkine, hep inandılar sorgulamadan ve hayatı bir yalandan yarattılar… bende bazen bir yalana inanıyorum hatta bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum…

ve galiba elf olmak istiyorum…

01 10 2010

20100910

tag olayları ve yazı takip meseleleri

üşenirim ben tag bulmaya yazıları tglamaya, ama bugün yine anladımki işleri kolaylaştırıyor epey.. acaba düzenlesem mi diye düşündüm gaza geldim çok feci sonra bekledim ve geçti.

blogları okuyorum herkes de bir paranoya var, okunmuyo ama yazıyorum gibisinden bişey, ama hepsi muhakkak biri tarafından okunuyor. bende takip edildiğime inanmıyorum ama elbet benimle aynı ruh halini paylaşan biri tarafından -sıkılmazsa- okuyordur. takdir alınır mı bilemem, pek yorum yapmıyorum ben insanlara...

önce, şimdi, sonra ve tema...

bayram bugün, dünde öyleydi, adı ne olursa olsun taşra hani hep hazırdır ya aşka, bazen daha fazlasına da hazır olabiliyormuş. bilmem kaçıncı kez anladım yine. beni yaratmış olan ve çok önceleri bir parçası olduğum bu yer, kaynayan kırılmış kemik gibi yine kendine katıyor beni...

yaratmıştı beni bu şehir, çocuktum daha, büyüttü beni, aşkımı yarattı bu şehir, üzdü sevindirdi bu şehir. kelimelerimin nerelere gideceğini önemsemeden yazmak isteği içimde.

çok düzgün konuşamasamda bu taşra öğretiyor bana anlatmak istediklerimi... ve temam her yanında ayrı bir yalnızlığımı bıraktığım bu ufak yerleşim birimi...


panic atak içinde paranoya yapanların arasında sarhoşum...
bir hayalperestim gerçekten ben. her defasında yine güzel hayal kurmayı becerebilenlerden. şimdi bir hayal daha kuruyorum, aşık olduğum şehire gidebilmek gibi... duyuyorum fısıltılarını beni çağırıyor. çığlık çığlığa gördüğüm o rüyadan sonra gitmek istiyorum, muhtemelen olmayan yaralarını sarmak için gitmek gibi hayalim var... ve temam ankara...

insanın başlı başına bencil bir yaratık olduğunu kabullendim artık... ve temam yalnızlık...



sapkınlıklarımla kendimi kaybettiğim dünyamın derinliklerinde asla zarar göremeyeceğim o kuleme hapsetmişken kendimi buradan çıkmaya hiç mi hiç niyetim yok açıkcası... nicedir devam eden iç hesaplaşmalarım diğer insanlar tarafından desteklenen ordularla tahrip edilmişken ruhumun azımsanamayacak bir bölümü, isyan ateşiyle yanmıyorum artık. tüm faşizan yöntemlerle içimde katlettiğim duygularım ve onların kaynağı benliğimle, benimle birlikte diğer kişilikler... artık yokuz, yavuz çetin dediği gibi benden onlardan biri yarattılar belki; ama buna çok da izin vermeyeceğimi biliyorum, bu yüzden o kuleye hapsettim kendimi, orada artık zarar görmeyeceğim ama dışarda kalanlara da üzüleceğimi söyleyemem. şimdiden üzülmeye başladılar, yapabileceğim birşey olsaydı keşke, keşke bu zamanki aklımla geçmişe gidebilsem ne bileyim ilkokul yılları belki... isterdim ama olmuyor işte, daha farklı koşullarda yaşamayıda isteyebilirdim eğer bu kadar kırılmamış olmasaydı umutlarım. ve temam korku oluveriyor...

şimdi önüme konmuş ödevlerle bu hayat denilen öğretmene bakıyorum. çalışkan bir öğrenci olamadım hiç. ve temam düşük notlar...

ama şarabı severim, köpek öldüren olacak, sigara içmeyi de çok severim neden bilmem...
sonra sevilmeyi de seviyorum galiba, eve gelince anladım, yıllardır hasretmişim aslında, sevilmek istiyorum bizim sevdiğimiz gibi sevilmek istiyorum ama, dokunduğumda güller açsın istiyorum... ve bunun temasının kadın vücudu olması biraz tuhaf geliyor işte, daha akıllanmadın evladım sen? diyorum olmuyor, her seferin her kimse artık... bırakıveriyorum yelkenleri aşağıya...deniz zaten dalga fırtına...

koşturmak istiyorum ciğerlerim patlayana kadar, daha iyi hissedene kadar, artık hiç hissetmeyene kadar... o na gitmek istiyorum yollarım kapalı demek isterdim, açıklar, hepsi, ama o kapalı, epeydir ulaşamıyorum, kapsama alanım dışında kaldı... eski bir şarkı açtım nerden hatırladım bilmiyorum, bugünlerde o kadar eskilerden anılar geliyor aklıma tozlu tozlu, bebekliğimden bu yana, ikinci bir kez byüyorum onları hatırladıkça ve anlam kazanıyor şu anki ben... kişilerle, olaylarla, oyuncaklarla geçmiş yıllar, hep bir şekilde uyuşturulmuş... sonra istekler ve özlemler varmış olmayanlara ve hiç olmayacaklara... böyle geçmiş şu kısa hayatım, ama biz hep başarıları anlatmışız, içimizde anlatamadığımız buzdağlarımızla yüzmüşüz arkadaşlık denizlerinde, sonra sevişmişiz.. bense hep yukardaymışım izlemişim hep diğerlerini, onları düşünmüşüm...sonra bu hata mesajları çıkmaya başlamış karşıma ve temam ben olmuş artık...

20100826

denemeler

şarap

bir elinde kırık bir şarap şişesi vardı, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat onu son kez yüzüstü bırakmıştı...

tanırdım, iyi adamdı, evsizdi, elbiseleri yırtık, sakalsız ve kirliydi... arada oturup içerdik beraber. o bir köpek öldürendi bense üzüm suyu bile değildim. arada gazete kağıdına sarılmış ot çıkarırdı cebinden, nereden bulduğunu sormazdım, sarardı, içerdik. sakalının arasından hayat akardı şarap içerken. arada nereden bulduğunu bilmediğim ekmek arası bir şeyler yerdik, kaldırımlar şahit olurken ben olmadık hiç, aramızda ben yoktu bizdik, azığımızla, aşklarımızla, acılarımızla...

sonra sonra büyürken ayrı düştü karanlık yollarım daha karanlık ve dikenli yollarından. büyümeye başladıkça daha iyi anlardım şarap içerken boşluğu delen gözlerin altından sakalından damlayan anıları...

eve dönüş yoluydu, aklımda sorunlu hayaller, su kaynatmış anılar vardı, torbamda altı şişe köpeköldüren, biraz biraz da ot vardı işte cebimin bir yerinde arap çarşafına hasret yolculuk ediyordu benimle... önce sirenleri duydum , korktum... korkmalıymışım.. olay mahali inceleme ekiplerinin araçları arasından kalabalığa karışmaya çalışırken emniyet şeritlerinin altından ayaklarımın arasından süzülen kanı gördüm...

yatıyordu onca insan arasında yalnız, yatıyordu sessiz... geceye bakan serin bir akşam vaktinde, gözlerimde beliren anıları, sesiyle, bakışları, şiirleri ve türküleriyle... sakalından bildim, yatıyordu bebeksi saflığı ve dostluğuyla üstünde uyumaya alışkın olduğu kaldırımın köşesinde. bir uzun havaydı o an hayatım, çorak toprakların ezilmiş, yüreği yanık bir halkın, bahtsız, ağlamaklı ama gururlu bir evsizdi...

farkında değildim elimden kayarken ona rezerve edilmiş köpek öldürenler, sonra kanına karışarak aktılar aşağıya karanlığa, sonrası gözlerimden aktı anılara karışmış sarhoşluğum, yemyeşil dağlara hasret yüreğim kadim güneşini kaybetmişti, en eski en yaşlı dostunu... ve bu böyle olmamalıydı, annemi aradığımdan annemden önce sorduğum dostumdu...

ondan ayrılırken ellerimizde bitmek üzere olan ama beraber içilmiş şarap şişelerimiz vardı, ağlamıştık, sözleşmiştik tekrar birlikte ağlamaya... ve ben yalnız ağlarken bu genç bedenimin yorgun yüreği ağırlaştı birden, önce göğsüm bir teneke kutu gibi burkuldu sonra hayallerim, dostumun kanına düşerken açık kalmış gözleriyle karşılaştım karanlık sokağın asfaltında, ağlıyordu...

ve sözleştiğimiz gibi ağlarken yine beraber - son kez; ben yolda o ise kaldırımda bir elinde kırık bir şarap şişesi, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat bizi son kez yüzüstü bırakmıştı...

20100822

requem for a dream...

en son yıllar evvel izlediğim bir filmin full thee soundtrack parçası yaraladı istemsiz beni..

spoiler vererek sonundan bir alıntı yapmak istiyoum şu an tam kullanamadığım ve bilmem kç dikişin bulunduğu koluma bakarak ve aynı zamanda bu parçayı dinleyerek. kemanlar haber programlarına bile piç edilmiş bir melodiyi çalarken hayatıma çıkarım yapmaktayım şu an... ço istediğim birşeyi yapmak için sarhoş olmayı beklemek gibi...

bazen ödenmiş bedeller ağır olur, çoğu zamanlar kişilerle öderiz bu bedelleri. bunlar önemlidir diye düşünürdüm hep, ama ya bizim benliklerimiz.. hep gidenlerin ardından el sallamak zorunda kalmış olan biz? hiç mi insan olmayı hak etmedik, anlaşılmayı, düşünülmeyi, severek sevişmeyi, unutulamamayı... şimdi şimdi aklımda canlanan bu filmin kapanış sahneleri anlatıyor bazı şeyleri aslında bağımlılık ne olursa olsu hissederek bağlanılınca bdeli hiç olmayacak kadar ağır oluyor. kolu kesilen bir bağımlı gibi, mal bulabilmek için onca sapkın insanların altında eğlence olan bir kadın gibi...

şimdi doğa özlemi çekerken ve oraya gitmek için saatler sayarken, yalnız olur mu düşüncesinden çok yaralarımı düşünürken, o kadar hayalimi verdiğim insanın buna bir tedavi olma çabası yokken içim acı dolu...

dikiş tutmaz ruhum kan kaybeden bedenime meze olurken şarap su gibi gitmekte... benimle olmayanlara bu şarkı, denali - lose me...

20100819

en öfkeli zaman

kendi anlatamazsın ki, yani anlamazlar uğraşmazlar... çok eskilerden bir şarkıyı buldum yine yani eski demiken yıllar önce dinlemiştim en son lise öğrencisiyken, o günlerimi özlemekle beraber, ankara aşkıyla tutşuyorum yine ve ankaralı ve ya değil insanları istemiyorum artık ankarayı istiyorum tüm ciddiyetiyle kadın kokusunu özledim ve şarkı girer;


bir sabah uyandım gitmişsin
beni içinin dışına itmişsin
inanmam sandım önce
bir sabah uyandım bitmişsin

nerdeysen orada kal
nerdeysen görünme bana,görünme bana
seni görecek yerlerim ağlıyor bugün
dokunma bana
seni sevecek yerlerim ağrıyor bugün

geceler üşüdüm sen yokken
ateşlerimi söndürüp gitmişsin
geriye döndüm derken
bir sabah uyandım bitmişsin

yoldan bulduğum bir intihar mektubu, sahibi yüreğimizde yatıyor...

ahh işte hayat;

parçalı bulutlu gözlerim okşamaya başladığında, yüreğimi farkettim, bitmişti bu kısacık yol, geri dönüşü yoktu artık, acı kahve kokusu kurumaya başlayan kan kokusuna karışmaya başladığında, şimdi şu anda bu sefil yaşamın çürümüş acısını hissediyorum... orada öyle otururken ve sanki hiç varolmamış gibi hissederken gözlerim bozdu ve kapkara bir fırtına başladı... ruhum yanarken bedenim sona kalan kanını da akıtmakta... aklımda çok eskiden kalma sözler ve anılarla ölüyorum... biri dışında hiçbir keşke geçmeden aklımdan, taze sayılacak bedenimin yorgun, ağır yaralı yüreğinin susmasını bekliyorum... göğüs kafesimden gelen çığlık artık fazla gelmekte... zira bedenimde taşımak için doğduğum yaralar ruhumu kendi kanımda boğmaya başladı...

zar zor yaktığım sigaram düştüğünde o kızıl kan birikintisine bende düşmüştüm, tunelin sonunda bir ışık göremesemde hayatım kadar karanlık olmayan o biinmedik diyarlarda yürümeye başladığımda anladım... yoktum artık ben, hiç varolmamış gibi giderken, ardımda bi çift bile yaşlı göz bırakmadan... yalnız, isyankar, aşık, kırgın giderken oralardan, o dünyalardan göçerken tarif edilemez acılarım yoldaşlık ediyordu gözyaşlarıma... bir ben vardım o yolda sonra birde 'o' nu unutamamış kendim ile genç bedebimle evrene karıştım... yanına postaladığım özlemim artık olmadığın o beton yığınlarında kaybolmuşken, sana yine elimde kalan son toprağımı vermek isterdim, belki çorak, belki ıssız ama tamamen senin için yaratılmış ve sana ait olan o son yürek parçasını, kanlı ellerimle vermek isterdim sana; gözlerine son kez bakarak... ela galiba...

ve ben öldüm, beni siz öldürmediniz, yapamazdınızda...
ve ben öldüm, sizin yarattığınız acılarımla lime lime ettim kendimi...
ve ben öldüm gözlerim açık, 'o' nu ararken yalnızlığımda...
ve ben öldüm, ardımda hiçbirşey bırakmadan; küskün, çocuk ve yalnız...

20100718

genel- geçer tabii...

yüreğimden süzülürken cümleler sana
sen uzakta ben uzakta

ağlarken duyar gibi
hani hissediyor gibi
olamak gibi olurken ölmek gibi....


hani bir ara sokaktayken, kaçarken değil, busefer değil
hani o ara sokakta, ya da o beni öptüğün koltukta
yahut alnıma kızıl yılzı yakıştırdıkları o o küçücük hücrede
elimden giderken, alırken bunları, bunlar derken işte biliyorsun, beni, bizim çocukları, aşkımızı, sevdamızı ve güneşe, güneşe akıttığımız göz yaşlarımızı hani yüreğimizden fışkıran kızıl...

kızıl demişken ne yakışır sana kızıl...

teninde kaybolurken
ve aynısı gibi bulurken kendimi
geliyorum sana ölürken
o karanlığın sonundaki ışık olmasanda..

geliyorum işte çırıl çıplak ben
ter kokan, saçı sakalına karışmış devrimcinin devrik cümleleriyken sen
dilimde
ve de yüreğimde
korkacaksın belki
öleceksin benimle
ve ait olacaksın hayatında ilk kez istemeden...

yanımda, yüreğimde
yüreğimden süzülürken cümleler sana
sen uzakta ben uzakta
ölürken ben ait olacaksın hayatında ilk kez istemeden...
katılacaksın ruhuma istemeden
mezarsız kaldığımda kaybolacaksın istemeden benimle
ve güneş doğarken kucaklayacağız o çiçekleri, sevinçli bulutları...

denemeler

gerilla hayattayken hala


nasır tutmuş ellerimle ovalarken yara bere içindeki ayaklarıı bir ses duydum; hemen arkadaki meşelerden geliyordu. durdum... göz göze geldik, kaçmasını isteyeceğim bi çakal ya da kurt değildi bu...

kara saçları kapladı hayatı, göremez oldum... göremiyorum...

elimdeyken hala, değildi aslında, gitmek uzaklara...

beni bağlayan neki bu diyarlara, çokdan terkedilmiş, savaş çocukları ve cesetler tarafından... çorak, ıssız, yalnız... ve biz...

onunla yalnızım, karanlığıyla, o ışıksız uçurumda umudum ya da yitip gitmiş arkadaşlarım gibi kaybettiğim ruhumla, onunla, yalnızım...

yaşatma değil şimdi amacım, sadece yaşamak, kaçmak değil savaşmak, barış için değil, sadece yaşamak için savaşmak, medeniyet çok uzağımda...

göğsümden çıkardığım mavzerimi ateşliyorum düşünmeden, son kurşun... tek kurşun olan o... ve acımadan kendime ateşliyorum yüreğimi, klik sesi beynimin tamamını yanında götrürken son kurşunumu o na sıkıyorum... elimde değil...

yalnızlığımı ateşliyorum o na, dilimde akşamdan kalma bir küfürle değil, güzel ama acı sözlerle, o kadar rezil olduk ki artık o kadar iyi olduğunu düşünüyorum artık...

o dağ başında onunla yalnızken yıllar sonra, belki, bilemem, bilemiyorum....

yalansız gelirken istemiştim, o olduğu için değil onunla ben olabildiğim için savaşmayı...

yalansız gelirken savaşmıştım, doğrular için değil gerçekler için ve her gece kaybederken yoldaşlarımı, elimde kalan bedenlerinden çıkan kurşunlardı, onlarla yaşamyı bilirken savaştım, geceler günler...

biliyorsun ölüyorum, bu karanlıkta...

20100710

alışkınım ben...

alışkınım ben birşeylere...


zaman alıştırmış işte. insan alışıyor emek emek bir yaşam kurmaya yıkmaya ve tekrar yapmaya. sevmeye örneğin-ki sevilmekten daha zor olduğuna kalıbımı basarım... ayrılıklara mesela, mekanlardan, insanlardan...

özlemelere alışıyor insan mesela, yokluklara ve o yokluklar arasında varolmaya çabalamaya alışıyor. bir çocuk iş.iyle beraber ter dökerken buna başkaldırırken darbe yemeye alışıyor mesela. savaş çocuklarına o cansız fotoğraflardaki ufacık cansız bedenlere alışıyor mesela insan...

yüreğini söktükten sonra yaşamaya alışıyor insan, eskiden çok eskiden yazdığı birşeyleri okurken mesela, yine aynı şeyleri yaşamaya alışıyor insan... ölüp öülüp dirilmeye alışıyor insan...

ve bir hamamböceği olarak alışkınım ben birşeylere...

20100706

denemeler

kurak ölüm

yavaş yavaş zehirliyordu rüzgar beni...

gözlerim uzakları ararken, kalbim yerinden çıkacak gibi, yüzümde aptal bir gülümseme, herşeye rağmen...

bir çocuk sesi, uzaklardan, yüreğime...


bu gece bunlar var aklımda, genç bedenim neye teslim olmuş bilemiyorum, fazlasıyla eksiğim sanki.

çırpınıyor kalbim, sanki birşey varmış gibi. ne ola ki... tüm bu keder neden ki? ve bunca acılara katlanma sebebi, özlem, gün görmemiş ten neyi arzuluyor daha, kendinden başka...

ve kapı açılıyor, tanımadığım yüzüyle giriyor içeri bu sefer...

merhaba diyorum ben geldim diyor, otur dinlen diyorum, al su iç. teşekküür etmiyor, gözleri uzakta, gözlerim gözlerine dalıyor, çok güzeller, çok güzel, öyle ki yanında çirkin kalıyorum çok...

pencereyi açıyor, ve yavaş yavaş zehirliyor rüzgar beni...
gözlerime bakıyor
bakıyor da bakıyor
gel diyor otur yanıma ve benim ol son kez
biliyor
yavaş yavaş zehirliyor sevgisi beni
her bakışında
her dokunuşunda dökülüyor bedenim biraz daha
ve dur diyorum yapma...
kouşmuyor...
çok güzelsin...
susuyor...
çirkinim ben son da olsa sevme beni, sevme...
öpüyor...

yavaş yavaş zehirliyordu sevigisi beni...

gözlerim uzakları ararken, kalbim yerinden çıkacak gibi, yüzümde aptal bir gülümseme, herşeye rağmen...

bir çocuk sesi-''ezrail''in-, uzaklardan, yüreğime, ölüyordum...

not; ölüyordum onunla, kalbime ve aklıma hapsettiğimle ölüyordum...

20100705

denemeler

tesadüf 2

lıkır lıkır gidiyordu şarap boğazımızdan
ve gözlerimiz gıcır gıcır olmaya başlamıştı
o eski günlerden bahsederken...

beklediğim yumruk gelmedi, göz gözeyken hala dudaklarımdan birkaç kelime döküldü, kokusu bir alev gibi sararken bedenimi ve ciğerlerimi, gülümsedi... biraz farklı da olsa 'o'ydu nihayetinde... gözüm artık dayanamadı ve kapanmaya çalıştı, izin vermedim, tutsak ettim bakışlarıma bedenini, kaçmasına izin vermek istemiyor gibiydim... evet öyleydim... ve gözleri tamamiyle o, onun gözleri, o karanlık boğuyordu beni, kokusuyla yanarken hala... aklım ''gidiyom ben'' derken gülümsüyordu, ve bir ara sokaktan bir başkasına kaçışını izledim, takip etmeye çalışsam da taşlarla, molotoflarla uzaklaştırdı beni, gözlerim o na dikiliyken hala...

ve şarap lıkır lıkır akıyordu boğazımdan...
hani diye başlayan ve arkasına milyonlarca kombinasyon dizebildiğimiz cümlelerimiz vardı birbirimize söyleyeceğimiz, fazlasıyla da söylediğimiz. sonra bir de özlemimiz vardı yüreğimizde sofrasına oturduğumuz ve şaraba meze yaptığımız... günlerce sürmesi istenen bir andı bu, hani o; rezil anlar gibi değil, yadıkça silinen sözcükler gibi değil hayır, hazin bir dram hiç değil...

hani diye başlayan bir cümle daha... ve acıttı işte... acıtır... korkma diye bir ses duydum o an ve o an farkettim yalnız olmadığımızı... ve o an biz de biz değildik zaten, eskilerden bahsediyor oluşumuzdandır ki aldandık belki de ama değiliz... ve yanımızda duruyor işte yanımızda gerçeğimiz, yüzyıllar evvelinde soğuk, çiçek bir sokakta bıraktığımız gerçeğimiz, etten kemikten gibi karşımızda, bize bakıyor, karanlık, ruhum kavruluyor acısından, bir mülteci gibi gezmiş, şehir şehir, dünya dünya gerçeğim bana bakıyor, artık masum değil, elleri kirlenmiş, gözleri kirlenmiş, paramparça bedeniyle bana bakıyor işte orada, yüzüme bir tokat atıyor, artık yok olanları söylüyor gözüme baka baka, bağırarak, acıtıyor... kanıyorum, ağzım burnum,, gözlerim, şarabım akıyor beynimden... ağlamıyorum, ölüyorum...

bir cevap istemiyorum, sessiz sessiz yürüyor o, ve artık birer hiç olan biz, ölüyoruz, yavaştan değil, çabucak, acıyla, göz göze geldiğimizde kokusu sarıyor cansızlaşmaya başlayan bedenimi ve o an anlıyorum, ben zaten yaşamıyordum, katlime şahit gerçeğim bu sefer omuz silkiyor izlerken, ve şarabımdan bir yudum alıyorum zannedersem cennetliğim... elimden tutuyor, biraz şarap içiyor, saçları güçsüz, dağılmış hafiften... hani ile başlayan bir cümle kurarken ben, ölü dudaklarımda hissettim yaşamı, ciğerime doluyordu.. artık hani lere ihtiyaç duymadan, yaşama dönüyordum... ve tekrar yanmaya başlamıştı sönen, galiba...

lıkır lıkır gidiyordu şarap boğazımızdan
ve gözlerimiz gıcır gıcır olmaya başlamıştı
gelecek güzel günlerden bahsederken...


birden gözlerim açıldı, o sokaktaydım hala, gözlerine bakıyordum, ve şimdi uzaklaşan silüetine bakıyorum, çok eski bir sokakta dikilirken neşeli, gözlerim o nda kulağıma pek sevdiğim bir şarkı ilişirken;

''sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız''

20100627

kocaman kocaman dörtlü

en son ne zaman olmuştu böyle hissetmeyeli... bilemiyorum, ellerim titriyor aklıma geldikçe... heyecandan uyuyamadım... neşeli bileklerimle koşturuyorum şimdi; gerçekten ve gerçekten arkasını düşünmeden yapıyorum tüm bunları... zerre kadar kırıklık yok içimde, kimseye. sonunda buldum nasıl olsa kendimi, gerisi kendiliğinden oluveriyor işte, seviyorum, seviliyorum, gariptir yalnız kalmamaya başladım, acep nedendir, dostların sofrasındayım, lezzetini unutmuşum...

evet bugece büyük dörtlü var, boynum ağrıyor ve galiba geceleyin kopacak... iki biraya bakar hehehehe...

20100626

sonisphere

ramştayn neydi be, yok böyle birşey arkadaş ve biliyorum normalin altındaydılar dün... sabırsızlanıyorum pazar günü için, dost sofrasında demleniyorum, koynumda vajina kokusunu kahve kokusuyla kapatıp tekrar içiyorum, hiç birşey umrumda değil fantastik dörtlüyü bekliyorum, yıllardır dinlemesem bile, sırf oradaydım heyecanı bile yetiyor canıma...

neyin silsilesi

''yaralanma ömrüm çok uzamış sanırım''

yaşam tuhaf, ve de güzel...

ama hayat bize mutlu olma şansı vermedi işte...

bu sayfayı saçma sapan duygusal karalamalarla doldururken içimden fırlayıp dörtnala yaşamaya başlayan adamı tanımaz oldum bir yandan da... mutluyum sebepsiz... yıllarca duyduğum saçmalığın ta kendisini yaşıyorum, anı yaşıyorum kısaca... iki hafta içinde dördüncü şehrimdeyim beşincinin yollarını açıyorum...

insanlar tanıyorum, gülümsüyorum sonra kadınlar tanıyorum, ben çirkin bir adamım diyorum. anlatamıyorum galiba, baktıkları yerden güzel geliyor, ışıktan heralde...arkadaşlarımı görüyorum, epeydir ihmal ettiklerimi yenileriyle harmanlayıp hayatımı renklendiriyorum, bağımlılıklarımdan tamamen uzağım artık, sadece içiyorum... bağlanmıyorum mesela, kokular karışıyor ruhuma, farklı farklı... çok sevdim be abi, ve şimdi seviliyorum galiba, güzel.

bir fotoğrafa bakar buluyorum kendimi, çok güzel... gerçekten... sevişmek gibi işte, ruhumda taşıyorum, o yüzden her seferinde daha güzel oluyor...

20100620

babalar günü...

baba
babalar günün kutlu olsun ama... aması çok işte...

denemeler

tesadüf

çok eski bir sokakta ilerliyordum neşeli, kafam eğik kulağıma pek sevdiğim bir şarkı ilişirken;

''sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız''

biriyle çarpışır oldum kafamı kaldırdım, boğazım düğümlendi... göz göze geldik, gözleri, alev alev yanıyordu, ciğerlerim tutuştu... karanlıktı ela gözleri, büyüyen bir karanlık ve ben içinde cayır cayır yanıyordum, nefes alamadığım her an biraz daha düşüyordum karanlığına, her an bir yumruk gelecek beklentisi vardı zihnimin bir köşesinde. ve o köşe başında gözlerimiz kenetlenmişti ötekininkine...

''sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız, kirpiklerimde çırpınan tuzlu gözyaşımda, ihanetin adı yok...''

yok böyle birşey... olamaz... bugün değildir en azından... gözümü kırpamıyorum bir hayalse kaybolmasın diye bir yandan korkarak... deli gibi çırpınıyor diyeceğim kalbim ama düşürdüm galiba, yahut canlandı yeniden... karanlıkta yol gösteren yangınlara bakıyorum, yıllara verdi beni, gittim ötelere, çocuktuk daha, küçücük elleri vardı... hala küçükler galiba ama bakamıyorum... küçüktük daha ve küçük bedenlerimize ağır yükler, yaşlı ruhlar sıkıştırmıştık ve kocaman bir aşk... kırıldık... binlerce parçaya bölündük ve dağldık ve şimdi; binlerce parçamız yüzleşiyor...

bir kese kağıdı değilim şimdi onun için, tarihi geçmiş bir gazete kağıdıyım, sarıldığım aşkın besin değerinden çok, üzerine akıttğım mürekkep önemli, kirletiyorum, kirletmiştim çok...

ellerim titriyor, bakamıyorum ama galiba onunkiler de... ama öfkeden diyorum ve yine kayboluyorum o gözlerde, yanıyorum cayır cayır, ben yanmaktan çok korkarım...

merhaba, diyor
kekeliyemiyorum bile, ilmik geçirilmiş boğazım kurumuş ve galiba az önce öldüm ama henüz farketmiş değilim...
ince bir gülümseme, kibarlıktan, yüzünde, nasılsın? diyor
bıraktığın gibi diyemiyorum çünkü değilim sadece yüreğim bıraktığı gibi kırık yine...
iyi, sen?
gözleri, yine yuvarlak, aman tanrım, kokusu sarıyor dört yanımı ve çember daralmakta hissediyorum birazdan acı bir tokat yiyeceğim suratımın tam ortasına... bekliyorum yani böyle birşey... gelmiyor...
iyiyim...
hala gözünü kırpmamış ben galiba hipnotize oldum, biri beni uyandırsın. iyiden mallaştım çünkü... bir kahve içelim mi demem lazım biliyorum, ama ben böyle şeyleri beceremem ki...

20100617

ustalara saygı...

can yücel - bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

george luis borges - anlar

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum!..

kopyalayıp yapıştırdığım ve birbirinin tamlayanı olan iki şiir yön verir oldu hayatıma. hep eksik birşey var derdim, aşkımda, sevgimde, şefkatimde, paylaşımda falan arardım. değilmiş ne sevdamdaymış, ne ailemde, ne dostlarımda... bendeymiş eksik, benmişim... hiç düşünmemişim aslında kendimi... hiç düşünmemişim beni hep vermişim... şimdi anladım ve bıraktım bir anda, sadece ''bir an''da bıraktım esaretimi... özgürlükte buldum kendimi, belki eskisi gibi belkide yeni bir ben gibi...

ciğerlerime şimdi denizi dolduruyorum, gökyüzünü taşıyorum gözlerimde, günlü güneşli, yaşıyorum işte içimden geldiği gibi, seviyorum işte, seviyorum ulan diye bağırıyorum sarhoşken, neyi diye soruyor bir şarapçı, yaşamı diyorum, yaşamayı daha ne bıraktım ki geride hep arta kalan benken, daha neler neler var işte bak... cam cama değil can cana yaşıyorum hayatı...

denemeler

deniz feneri

bir gemi yanaştı limanıma, bir sabaha karşı karanlıkta. veda ederken hilale, yıldıza, ışıklara, gencecik gözlerim parlıyordu alacakaranlıkta, kıyıda. gün doğduğunda, gidiyom dedim, geliyom o zaman dedi, düş peşime dedim...


dalga dalga geldi, oysa yalnız sanmıştım. zeytinyağlı bir peynir tabağı hazırladım, sıcacık çay ve sohbetimi katık yaptım verdim. çok güzeldi, güzellerdi hepsi, hepsinin yüzünde umutlar. anlat dedim, nereleri istersen, geldiğin gezdiğin neresi olursa anlat. anlattıkların benim olsun, ama sen değil, sen denizinsin benim değil öyle kal...
anlattı, o anlattıkça ben yaşlandım, anlattı... anlattıkça saçı sakalına karışmış yaşlanmış ben gözlerindeyken, bir an olsun durmadı, bazen acıdı ciğerim bazen çok sevindim... hüzünlü ama oynak bir türküydü söyledikleri, akşama doğru benim kadar yaşlı bir şarap çıkardım... akşam olduğunda düştük yine yola, gece söktüğünde uğurladım, bir daha buraya uğramayacak olsa da... ağladı ben gülümsedim...

ve bir gemi daha yanaştı limanıma, bir sabaha karşı karanlıkta. veda ederken hilale, yıldıza, ışıklara, gencecik gözlerim parlıyordu alacakaranlıkta, kıyıda. gün doğduğunda, gidiyom dedim, dur dur bekle geliyom hemen dedi, düş peşime dedim...

ince bir veda havası...

güneşin sofrasındayım
dostların arasındayım...

koyuluyorum yine yollara, gün battıktan sonra, karanlıkta... güzel günler gördüm dostların arasında, yahut öylesine biryerlerde, bu yazıyı yazma nedenim de duyduğum minnet zaten. müteşekkirim hepsine, gerçekten ihtiyacım olduğu anda, bir değil binlerce el ile tuttular ruhumu, ne derdim kaldı ne kederim. yaktım gemilerimi, dönüş yok artık geri desem yeridir, o derece, heheheee...

kafamı rahatlatırken ilham da aldım, zaten bir iki deneme de yazdım buradayken ve dahası da gelecek gibi, umarım içimde ölmeden onları da bir bedene büründürebilirim, gittikçe açık mektup halini alırken yazım, hayat ne zaman nerede nasıl... oluyor işte al sana al sana deyip birşeyler verip alıyor, sürekli bir alışveriş bu, önemli olan yüzdeki gülümseme işte, evet ona kimin ne zaman aşık olacağını bilemiyorsun, insanları daha çok seviyorum şimdi. yeni bir hayat için, ya da sadece monoton hayatı renklendirmek için ufak değişiklikler iyi gelir ve bu değişiklik beni köklerimden değiştirirken yine fakındayım özgürlüğün en güzel şarap olduğunun. kana kana içiyorum, bugün buradayım yarın başka bir şehirde bir sonraki gün bir başkasında sonra yine iş başında olacağım vaay güzel şey yaşamak. nice cefalar arasından, nice yaralar arasında sıyrılıp gelen ben daha bir güzel içiyorum sigaramı daha tatlı geliyor artık çok içtiğim o biralar...


güç alıyorum yine acılarımdan, ve yüzümdeki gülümseme daha da derinleşiyor şimdi... ben bir çukurda yalnız ölen o ihtiyarım, ben herşeyini kaybetmiş bir kocayım, ben okuyama hakkı elinden alınmış o öğrenciyim, ben çocukluğu şarapnel parçalarına yem edilmiş o savaş çocuğuyum, ben o ezilen kadınım, ben sömürüye karşı silah kuşanan ve bir kurşunun öne atlayan gerillayım, ilaç parası için dilenmek zorunda kalan insanım, atolyede dişini sıkarak çalışan işçiyim, ben aldatılmış sevgiliyim, ben o kefensiz yatanım, ben o iki lira para isteyen şarapçıyım, ben o sokak arasında ot kokusu arasında bir şeyler çalıp söyleyen gencim, bir köşede kendini kaybetmiş o tutunamayanım ben, ben işte tüm bunlarda kaybolanım sonrasında küllerinden doğanım ben...

20100616

denemeler

iblis

akşamdan kalmış damağımı soğuk bir birayla ıslatmaya çalışıyorum, insanlar var, insanlar, masamda bile, tanımıyorum. saniyelik bir deprem oluyor ruhumda. titriyorum, erkekliğimle değil, insanlığımla, vajina kokusunu silmeye çalışıyorum...

gözlerimi açtığımda bir kanepedeyim, her yerde wispler uçuşuyor, beyazlar, kıvılcım gibi, daireler çiziyorlar uçuşuyorlar ama düzensizler, yine de birbirlerine çarpmıyorlar... hayır, ben deli değilm... insanlar geliyor, insanlar, tanıdığım insanlar, oda doluyor birden. elim sakalıma gidiyor zira içicek sigara yok... hayat dramatik bir komedi oluyor ama her saniye elimden kayıp giden gençliğe insat izliyorum o filmi... kafam öne düşüyor gözlerim kapanıyor... başka bir yerde uyanıyorum ışıl ışıl, her taraf insan, yanımda da varlar... sıkılıyorum... yıllarca nasıl kendimi kandırmışım merak ediyorum, psikolojik gerilim filmi gibi izlemişim şu daracık sırça fanusumda... üzülmüyorum artık hiçbişeye, gerilmiyorum mesela, bir soğuk bira daha içiyorum, odamdayım, yalnızım, kafam güzel, sıcağa teslim olmadan bir bira daha içiyorum... karanlık, her yer, oda dönüyor, çakır keyif kafam değil, oda dönüyor hissediyorum, karanlık derinleşiyor, bir koku var, çok keskin, başka bir insan... oda da nefesini duyabiliyorum... kadın kokusu... o bir siren mi (Σειρήνες) acaba? peki neden hayattayım? kokusu? neden çekici değil... çünkü bir siren değil... dişleriyle karanlığı deliyor, bakışlarıyla değil, parlak sivri dişleriyle üzerime atlayan bir iblis, kanımı emmeye gelen bir vampir... boynumu kontrol ediyorumhala insanım, adamantin ve ya gümüş bişeyler arıyor gözüm yok, fakir odamda ancak şarabım var, tenime dokunmaya başladığında kalanını içiyorum, uzun tırnakları bedenimde geziniyor, buz gibi... korkuyorum, kasıklarım titriyor ve galiba ereksiyon geçiriyorum... titreneyen ellerimden süzülüyor şarap şişesi, odanın zeminiyle sevişiyor, güzel bir kadının kollarındaki erkek gibi dağılıyor, ayaklarımıza batıyor, diğer elim karanlık içinde sigaraya doğru bir maceraya başlıyor... pek de uzun sürmedi, ilk çıkan engel onu bertaraf etti, şimdi onun bedeninde geziniyor, dişleri, bana doğru atılan bir kaplan gibi ve şarabımın tadına bakıyor, hiçbirşey hissetmiyorum göğsümün sol yanında iki çift diş var, kana kana içiyor ve ben ölüyorum, yavaş yavaş...

akşamdan kalmış damağımı soğuk bir birayla ıslatıyordum, insanlar var, insanlar, masamda bile, tanımıyorum... saniyelik bir deprem oluyor ruhumda. titriyorum, erkekliğimle değil, açlığımla... parfümleri değil beni çeken...

20100614

denemeler

o eski anlar

başka bir sigarayla kahvaltımı ediyordum, kapı çaldı, sonra içeri girdi... burada bıraktığı günahlarını almaya gelmişti, göz göze geldik, sandalyemde oturuyordum, sigarama baktı, göz göze geldik, bir sigara uzattım...

aşk yüzünden diyesim geldi çalmaya başladığında gülümsedim, ne oldu nedi? kime dedim? sustu, yüzü kızarmaya başlamıştı ben sıkılmaya başladığımda... bir kaç şey söyledi, duydum ama pek dinlemedim, benden cevap bekler bakarken bana, sonra birşeyler daha dedi; o lekeler çıkacak mı peki hayatımızdan dedim, yüzüme baktı cevap vermedi... ayağı kalktı, ceylan gibi dediklerinden işte, ince, vücut hatları tahrik edici, masanın yanına geldi, bir yumruk bekliyordum. ama olmadı, yatağın üstündeki oyuncak ayıyı attı suratıma, gülümsedi, evet dedim galiba oralarda bir yerde bırakmıştın günahlarımızı... geceden artmış şaraptan yudumladım, kalbim hızlandı birden, yavaşlasın diye bir sigara daha yaktım, o da istedi, sen sigara içmezdin dedim... sustu, derin derin ciğerlerini doyururken tütün yanığına...

göz göze geldik... oyun oynamak ister bir hali vardı, bu sefer de karşı çıkmadım, tenimden akarken günahlarım hala, bir sigara daha yaktım, ve yukarı en yukarı üfürdüm, bana bakıyordu, sustum, konuşmadı ve unuttuk...

20100611

gemi...



sulara atmışım kendimi yelkenlerim düşmüş, sarhoş olmaktan değil ayık olmaktan işte, genç öfkemi sulara vurmaktan, küfürler düzmekten,unutmaktan, unutulmaktan işte deliyiz gaiba biraz...

ama eskiler iyidir...

ceplerimde oyuncaklarımla ağladığım günlerin hani o eskilerin değerini yeni yeni silmkteyim hayatımdan. yenilikçi bi adam değilim pek, imla hatalarımı bile değiştirmem, noktasını virgülüne sokayım der geçerim...
ama eskiler iyidir, hatırlanabilir, hatta gülümsetir '' vay be '' ler dedirtir ya hani işte o yüzden iyidir yeniler hep acıtıyor artık. ısınamıyorum bir türlü, ne olursa olsun bir parçamı alıp götürüyor ve ben şimdi kendimi o eskilerin değerini silerken buluyorum hayatımdan...
bir sefarad aklımı başımdan alırdı eskiden şimdi öylece dinliyorum, kadın kokusunda aramıyorum artık aşkın anlamını, hayatı sokakta hemde bilmediğim sokaklarda yaşıyorum, bağlanmamaya çabalıyorum hiçbirşeye, kanserli hücrelerimin sürekli devinim içinde kanımda yüreğimde ve beynimde devrimler yaptığı kabullendim artık, özlemiyorum eskileri. bir akşam vakti eğleniyorum. rekorlarımı kırıyorum öğleden başladığım geceye uzamış biralarımda...
tenimde ki vajina kokusunu kapatmak için kullanıyorum tütün yanığını, külleri yadırıyorum ömrüme vebiliyorum sanki oraları oradakileri gidilmiş yollarımdan ardıma bile bakamazken dönmek çabası da kalmamış içimde. gidenler diyeceğim giden hiç olmamış ki aslında... gemileri yakmışım çoktan, tükenmişim. aklıma geleni yapabilmenin özgürlüğünü vermişim, teslim olmuşum...

eskisi gibidik duruyorum şimdi, dimdik yürüyorum, sesim daha gür değil belki ama bakışlarım keskin, eskisi gibi, daha bir boşverirken hayata daha bir sarılıyorum... herhangi bir limanda onlarca biradan sonra tanımadığım bir saçın kokusu ile sızmaya başlarken, sidik kokusuyla eskilerin değerini siliyorum hayatımdan, yavaş yavaş; elimde kalanın oyuncaklarım olduğunu bilerek...

20100609

kalın italik fontlu bir başlık...

göt kadar karanlık sayılabilecek, içinde yatağından başka bağlanabileceği birşeyi bulunmayan odadan bozma evinde otururken birden sigara yakma isteği... batmış güneşlerin ardından kararmış hayatında bir kül ateşi görme isteği... açlığa inat... paketinde üç tane sigarası kalmış, üçünüde yakacak birazdan, yeni bir paketi alamayacak olsa bile...

ilk sigarasını yaktı, elinden geldiği kadarını yaptığını düşündü, yapmaya çalışıyordu... çabalıyordu bu engin denizde boğulmamaya... bir ara sokakta ya da bir kadehte paylaşıyordu işte... hayatı bir kısa sigara zamanına indirgemeye çalıştığını farketti, isteklerini düşündü, hüzünleri, ağıtları ve az da olsa mutlulukları... özgürlükleri düşündü, hep ama hep bağlandığı birşeyleri çıkarmaya çalışarak aklından... günlerdir toza bulanmış ağzı açık köpek öldüreni farketti alçak yatağının başucunda bir yerinde, düşünmeden dikti kafasına, kanının alkolle ıslanışını düşünüyordu ilk sigara bittiğinde, ve bir dali tablosunda uçurum gibi birşey düşüyordu, bir kadına...

ve bir kadına düşmüştü ikinci sigarasını yaktığında... bir kadına, bir kadında buluyordu şimdi kendini duman nefes nefes beynine dolarken, birazcıkta isyan mevcut galiba... br kadına bkıyordu, güzelliği düşünüyordu, yüzünde, gözlerinde ya da vücut ölçülerine sığdırmadan o en gin coğrafyayı düşünüyordu, bir buz dağının yüzeyde kalan kısmı onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu, ruhu kirlenmemiş olmalıydı, şarabın tadına varır oldu kadını ve kadın vücudunda kayboluşunu düşlerken... kayboluyordu buzdağının yamaçlarında suyun binlerce metre aşağısında... herhangi bir yer de o kadının kokusu sarmaya başlamıştı ruhunu, vücudunun belki narin belki kaba hatlarını hissetmeye çalışıyordu şarap şişesini kavramış parmaklarının ucunda, diz kapağını saran diğer avucunda, ucunda tütün tüterken hala... tutkuyu hissediyordu, o kadına sahip oluşunu değil, o kadında kendini kaybedişini... çorak toprakları kutsal yağmurlarıyla sulayışını değil o kadını kadın olarak sevişini, kadınlığını verebilmeyi, kadın gibi hissettirmeyi düşünüyordu arkasından sarılmış ensesinden koynuna doğru kokladığını düşünrken, şarabı daha sıkı tıtmaya başladı, bir yudumdan sonra o kadının titreyişini hissetti kırık, eskimiş yüreğinde... ve yine düşüyordu orgazmdan bir kara boşluğa, üçüncü sigarayı yakarken...

herhangi bir şeyi, hayal etmeyi örneğin, tam yapmış olmanın verdiği bir huzur ile derin derin soluyordu dumanı, daha bir lezzetli geliyordu şimdi şarap... yangın vardı şimdi ruhunun en köhne yerlerinde... yanıyordu cayır cayır, tatlı bir kaç söz duyar gibi oldu, pişmandı biraz, üzgündü, ve o koku çok çok eski, bir küçük şehrin küçücük bir sokağında bıraktığı, hani o apartman daireside, betonların içinde, ah o koku... çok başka birşeydi bu... gözleri doldu ve ister istemez bir türkü dökülmeye başladı incecik dudaklarının arasından başı az önce söndürdüğü üçüncü sigarası ve şarap yüzünden hafiften dönerken ruhu da yangınlar içinde bir bozkır coğrafya iken...


ölmeden o, sonu gelemez ki bu hikayenin...

20100604

evden çıkmadan

içim yanıyor içim
içim yanıyor gördükçe dökülen kanları
ağlayamıyorum artık
artıkın yapamıyorum bazı şeyleri
ve gördükçe elimde kalanın yalnız direniş olduğunu
yine ağlıyamıyorum
içim gidiyor içim
ve onlara yolluyorum bu türkümü
dinleyin, dinleyin bakın işte
bende burada hala işte
içim yanıyor içim
içim yanıyor mutluluktan isyanları gördükçe....
koşun çocuklar koşun zafer bizi bekliyor...

20100603

it dirseği...

gözlerimi kapatıyor, birini değil ikisini birden. göremiyorum, bir ara sokağa düşüyor yolum, sonra birden bir tren yolu kenarına, şimdi kurumuş olan bir sel yatağına... sazlıkların ortasında... gözlerimi kapatıyor, göremiyorum hiçbirşeyi, insanları örneğin...

sonra orada yaşananları hissetmek düşüyor payıma
acıyor ruhum, ciğerimde hissediyorum, tanrı olsa gerek tek eliyle göğüs kafesimde ne varsa büzüştürüyor, yanıyorum...
yanıyor bedenim
ruhum aman aman

sen yoksun
bilmiyorsun
bir gece bir parça ekmek ve yanında su ile öğreniyorum aslında bende
elim yine sigaraya gidiyor
hatta bir de şarap olsa ya... yalnız ölmek istemiyorum...

beni al!

al beni
tek başıma ölmek istemiyorum
al beni
kürdan gibi parmaklarım toprağı tırmalarken
kanarken yüreğim
kanarken ellerim
al beni
al beni

sal beni
eğer olurda bir gün kıra düşerse yolum
sal beni
küle ve şarapnel parçasına doymuş mavi göklere
sal beni
hani olur da geri dönemez diye sararken ruhunu düşünceler
toprağa sal beni
ama yalnız değil, hayır değil...

bul beni,
al beni,
etim toprak olmuşken
sal beni,
ben yatarken orada, sen
yanarken cayır cayır
sal beni, artık aydınlanmayacak gükyüzüne...

20100529

...

benim için
hayatımdan silmek o kadar kolay ki
hayatlardan silinmekten kormak kadar...

pişmanım pişmanım ki
yarın
yarın işte geliyorum daha neler neler...

bakın, bakın bana

yanlış yaptım
ben yaptım o yanlışı

mahvettim hayatı
hayatları ben mahvettim

çalıştım çabaladım
uğraştım ki çocuklar gülsün

kaybettim çocukluğumu
çocukluğumu kaybettim aranızda....

gideiyorum işte
işte gidi yorum yolumu aramadan...

sormadan gidiyorum
basa basa bu toprağa çıplak ayak

çorak kuru toprağa basıyorum kaçan ayaklarımı
yağmur hasretine gömüyorum sevdamı...

gömüyorum sevdamı hasretimi sevgimi
ölenlerle ölüyor ruhum...

düşenlere feda olsun ciğerim
ardınızdan geliyorum...

ağlıyorum şimşekler çakıyor gözlerimde
şimşekler bu sefer size çakıyor...

benimsiniz hepiniz
benim sizin olduğum kadar

sike sike yaşattınız beni
sike sike yakıyorum şimdi şarap şişesinde bu hayatları...

ağlıyorum...

kötü uyandım bu sabah, kötü uyandırdılar... ve anladım... sikeyim bu blogtaki yazdığım herşeyi... bir haberle sikeyim hepsini... melankoli, bunalım, aşk acısı... hepsini sikeyim... elimde kalanı da sikeyim... elimden kayanları öğrendim bugün, bir 'can'ın ne kadar değersiz olduğunu öğrendim... ve biliyorum o artık yok... salak yerine konuldum gerçekten... gerisini sikeyim! yok aşk acısıymış, aldatılmakmış, yok yaşam mücadelesiymiş... hepsini sikeyim... gemileri yakmaya gidiyorum bu gece... yakacağım gözümü kırpmadan ve ayık yapacağım bu işi... gemileri yakmaya geliyorum bilmiyorsunuz, gemilerimi yakıyorum şimdi...

20100522

göğsüm daralıyor, yüreğim yanıyor...

must i hide?
cause i'll never
never sleep alone...

gariptir epey ara verdiğim widow u dinleyesim tuttu bu gecenin karanlığında... ciğerimdeki alevdi belkide buna neden olan bilemiyorum; cayır cayır yanıyorum bu gece dünde böyleydi... sebebini bilmiyorum galiba... bu hissi hiç sevmem, altından birşey çıkmasından korkuyorum evet korkuyorum...

karanlık köşesine terkedilmiş traji komik bir kara mizah karakteriyim, ağzım yüzüm eskimiş, çarpık... ellerim titriyor, eline ilk kez silah alıp doğrultan biri gibiyim...

nasıl olduğunu söyleyemiyorum ama hissediyorum, aslında o silahı doğrultmaktan fazlasını yapıyorum, ''içimde ölen biri var''...

tam şu anda suavi giriyor kavgamın ortasına, ''paranoya''larıma bir cevap bugün, umutla, acıyla... bu savaşım ruhumu katlediyor, kanıyorum, kanatıyorlar... iki gecedir kan kırmızı şafaklara uyanıyorum, kanım kırmızısı olanlara... güneşi arıyorum karanlığında...

kayalık sevdalar dikenli yollar
pusu kurulmuş dinmez ağıtlar
yüzüne kapanıp ağlamak vardı
oysa ben seni bulmaya geldim
kalbine guneşi asmaya geldim
tukenme

sana yepyeni türküler verdim
uzak dağların ötesinden gelen
sana yepyeni çiçekler verdim
kapıyı aç bulutlar girsin
gülmeyi bilen çocuklar geldi
tükenme

alevlerin arasından yüzler geçiyor
yüzler alevlerden türkülere geçiyor
günler alevler gibi geçiyor
koş
aç kapıyı
yeni ufuklar getirmiş
gülmeyi bilen çocuklar
bak
çocukların ellerinde güzel günler var
güzel günler...

açacağım kapımın olmadığının farkında değil henüz, yüreğimi açmak istiyorum, umutlu ellerimi, avuçlarımdan gün damlayan ellerimi... kaybettiğim çocukluğumu sunacağım yavanımın yanında... şarabın tadı yok, öldürdüler sevdaları, vurdular canları, göz bebekleri akıyor, yağıyor bugün üstüme üstüme, korkuyordum... beklemiyorum güneşi bulmaya gidiyorum, kavgamla, kanımla, canımla, dişimle, yüreğimle... koşturuyorum onun üstüne, o geri dönüşü olmayan yola girerken ben, biliyorum, hissediyorum, gülmeyi bilen çocukların bulunduğu coğrafyalara koşuyorum, acı değil can çekişen sevgimi götürüyorum....

20100521

man about town

ben affleck i hiç hiç sevmem açıkcası ama ister istemez durumsal yaklaşarak izlediğim, yaralarımı didik didik eden az biraz ''vay be başkaları da düşünmüş ya da yaşamış'' diye ''vaay'', bazı sahnelerinde ise ''he hehe tribe gel bende böyle tepki veriyorum la aynı işte he hehe'' diye izledim ya da izlettirdi film kendini bana... toplumsal bir mesaj yakalayamasam da bireysel çok şey gördüğüm filmdir, muhtemelen buna dayanarak para yatırmışlardır zaten. galiba değil muhtemelen bir daha izleyim iyice sömüreceğim film, bazı sorunlarla boğuşurken ''akan'' kafa iyiyse sıkan film de diyebilirim ben...

20100517

dinlence...

bir değil binlerce uçurum kıyısında yaşıyorum şimdi, eğer yaşamak denirse... ellerimden kopup giden o küçük kızın anısıyla bakıyorum karanlıklara, ağlamaklı ruhum ve sahte gülüşlü yüzümle... hep sil baştan kurulmuş yaşamların, hep uçurum kenarına inşa edilmiş ve yıkılmaya mecbur evlerimle arıyorum kaybolanı.
evet güzel birşeyler geliyor aklıma ''
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.''(J. L. Borges)

eğer sen olaydın yine ellerim ucunda, hani çocukken daha, o uçuruma asla götürmez, seni kaybetmezdim, belkide düşeceğini bildiğim bir yer olduğunda ben atlardım önünden orada bile sana dokunabilmek için, ölürken son nefesini hisstedebilmek için, gözyaşlarının tuzuyla çocukluğumu kutsayabilmek için... ey sen güzel yıldız, yukarlardan göremesende beni, varlığımı göremesende, nerede olursan ol, bedenimden kopmuş geliyorum sana, geceyi güne koşmak için değil en güneşli günleri karartmak için... açım sana aç, ekmek ekmek emek emek yemeye geliyorum seni... susamışım sarhoşluğuna, kadeh kadeh değil şişe şişe içeceğim bir gün seni... yolumu kaybetmişim sende, bulmak için değil, daha kaybolmaya geliyorum sana...

11.05.10

denemeler

ekmeği tuza banıp yer gibi...
ekmeği tuza banmak da ayrı bir samimiyet bulmuştum hep, şimdi şimdi neden olduğunu anlıyorum, kimsenin olmadığı yerde, hiçbirşeyinin kalmadığı anda orada seni bekleyenlerin samimiyeti var...
beni bulamayacaksın belki anne, bulamayacaksın sevdiğim, bir tutunamayan gibi değil belki gidişim...

11.05.10

ekmeğe tuz katmak, hatırlamak çok da öncesi olmayan günleri, ruhunu kirletmek...

yarım kalan yazı...

aslında insanlardan nefret etmek o kadar kolay ki; en sevdiklerinden bile... belli belirsiz bir an dev fırınların, 9mm lik o küçük metal parçalarının hayalini bile kuruyor insan... hitap etmekte artık başarısızım... kendime bakamıyorum aynada şimdi; nedenini biliyorum; nedenimi biliyorum, kimse bilmez ama. var işte bişeyler... duman duman tükenen ruhuma şimdi ahmet aslanın yanı sesi karışıyor; kadeh doldur son olsun, arkası yoksa sende yoksun...

insanlardan nefret etmek o kadar kolay ki aslında; en sevdiklerinden bile... ne kadar ayırmazsan o kadar farklı kılıyor kendini bu mahlukat, hele bir tanesi var ki; evet biliyorum artık konuşma konusunda pek başarılı biri değilim artık, hem de hiç, özlerim, isterim, düşünürüm ama iş konuşmaya gelince olmuyor... alanlardan biliyorum yapıyorumda isteyince güzel birşeyler... zerre düşünmeden gerisini... ama neden anlamıyorlar bilmiyorum....ben uyumlu adamım kardeşim, seni sen olduğun için kabul ederim, kolay kolay darılmam etmemde, dinlerim, dinlediğimi hatırlarım, iyi bir arkadaş, iyi bir yoldaş olurum ama iyi bir aşk olamadım hiç, ya bi şeyleri eksik yaptım ya da hep fazlasını verdim, bu böyle artık biliyorum... insanlardaki o yüzümde tanıdığım gülüş gibi sahtelikleri görünce üzülüyorum... ben sahte sevemem ki... bir şey dersem o dur çünkü fazlasını söyleyemem, seviyorum dediysem sevdiğimden, sensiz olmaz dediysem öyle olduğundan... söylediğimi de iki hafta sonra unutmam çünkü öyle hissediyorumdur, konuşmayı derdi tasayı paylaşmayı sevmem çünkü geriliyorumdur... ama bir türlü anlamadığım kadınlar neden böyle acaba? anlatırlar neler neler, sonra aradan iki gün geçer, sanki o yola çıkarken niceleri göze alan o değilmiş gibi ''boşver'' ''kasmayalım hiç'' ler başlar, ulan seven sen değil misin? hani deli gibi aşıktın? böyle sahtelikleri görünce ölüyor içimde birşeyler... insanların sözlerine benim duygularımla ya da yönlendirici bir şekilde başlamalarından nefret ediyorum.. o yüzden adı kalmıyor sevgimin... çok önceleri gömdüğüm şeyler geliyor aklıma, neler neler veremediğim insanlar...hayat bu değil mi dost, gözyaşlarımızı meze yapıyoruz rakıya, yüreğimizi gömüyoruz şarap şişesine... evet bak yine şöylesin, yine böyle yaptın, beni yargılama, saplantılı herif, düşünüp düşünüp geliyorsun bana... ya yeter hayatında kaç kişi sevdi seni böyle, hayatında kaç kişi düşündü seni bu kadar kaç kişi bağlandı sana, kaç kişi aldatabildin benim kadar? kaç kişinin canını yakabildin benimkini yaktığın gibi? ne işkencelerinden geçip gelene... neden yaparsın ki? neden yaptın... düşünüyorum sözlerini de haklı diyorum ya, sırf bu yüzden bende konuşabilmek istiyorum, insanların hisettiklerini önemsemeden, krırlacaklarmış üzüleceklermiş fark etmez sadece onlar gibi rahatlayabilmek istiyorum o an ne kusmak istiyorum suratlarına -evet onlar beni kaybetmez ama ben onları kaybedebilmek pahasına istiyorum bunu- sonra yine kaldığım yerden devam etmek istiyorum... sinirliyim şimdi sanırım... içmek istiyorum...

insanlar senin anlattığın kadar bilirler sorunlarını, hayatını.... yani pek bilmezler aslında beni ve şimdi bakıyorumda artık bende bilmiyorum beni... aynaya bile bakamıyorum, galiba şiddete eğilim başlayacak bundan sonra, karakterimden daha fazla kaybetmek istemiyorum...

20100411

nokta...

hadi arkana bakmadan git, arkana bakarsan gidemezsin...

sardığım tütün genzimi yakıyordu, lümpen duygularım tavan yapmış, kendimi bende insanım gibi sözlerle eylemekteyim...

ağlıyorum, ardıma bakarsam eğer yanıyor ciğerim, nice yıllar... önümü göremiyorum... şimdi ağlıyorum... bir bağlama dağlıyor ciğerimi...

iki kadeh yetiyor artık canıma, sağda solda gezinen, üsütüne basılıp ölen bir böcek olmak istyorum...

söyleyin anama anam ağlasın, anamdan gayrısı yalan ağlasın...

20100408

bitii bir hikayem

sonunda bitti...
ama işte öyle değil kazın ağayı
nelerimi vermişken ben, hele ki ideolojimi
yıllarımı vermişken ben
siz
aldınız herşeyimi...

artık en güzel hikayem değil bu*
bunlar,
bitirdiniz,
bende artık sizin gibiyim,
artk biliyorum

ne yaparsam yapayım olmayacak
e öyleyse uğraşmanın ne anlamı var?
hep siz haklısınız nasıl olsa
ister yanlış yaparım ister doğru...

hayaller çok uzaklaşmış sanki bu hayalpereste
ama siz TERBİYESİZLER! işte böyle...
işte böyle...

yine kandırıldım
aldatıldım...

''bitti zor oldu ama bitti,
yapamadım benim
başka bir kalbi
bedenin zayıftı
kalbin güçlüydü belki...'*

ama kalbin bile güçlü değildi...
iyileşiyorum şu an itibariyle, ağlıyorum, bazen ne yaparsam yapayım işte olmuyor, teoman abimi bu kadar anmışken ekleyeyim; aşk... ahh aşk güzeldir... ama tektir neylersin, önce sever, inanır; en sonunda anlarsın; bunu bir hayvan olarak yazdım; bundan sonra öyleyim çünkü, ama kimse için üzülmüyorum... gücüm yok çünkü, eğer yüzü olmayanlar bu kadar güçlüyse, ahlaksızlar bu kadar çok konuşabiliyorsa, evet öyleyim, daha yaralanacak bi yerim kalmadı çünkü...

20100407

sen doldur yeter, ben içerim... bugün sadece içelim...

nedeni benlik boşver, ankara ayazında kaldım, merdivenden düştüm, tv boş bugün... sorma, içelim sadece. konuşma. konuşmak istemiyorum. yarına kalan işte yarım kalmış konuşmalar, yarına kalan yine eksilmiş bir ben. sorma anlatsamda anlamayacaksın... konuşma, birde seni dinlemeyim... susalım bugün, yüksek alkol dağılsın damarlarımızdan ruhumuza... akdenize aksın bu gece gözlerimiz, ben yüreğimi evde bıraktım bugün...

sadece yalnızlık, özgürlük, huzur istiyorum...
midem bulanıyor artık insanlardan...

20100403

acı özgürlük

kalbim şimdi fırlayacak göğüs kafesimden...
parmak uçlarıma kadar uyuştum...
nefret ediyorum... gerçekten...

bir çok şeyi haketmedim ve bu... bunu asla!

ağlamak istiyorum, bağırıp çağırmak, vurup kırmak istiyorum...

neden mahvettim hayatımı? neden? neden vazgeçtim onca şeyden? onca insandan...

işte yine yolun başındayım, hep yaptığım gibi...
yine inşa edilmek üzere bir hayat bekliyor beni....
hayatımda ilk kez pişmanım...

hepinizden özür dilerim, hepiniz değerlisiniz benim için, sizi özlüorum, hala hayatımda olsaydınız ve dinleseydiniz keşke... sondu bu, ve işte acı son...

20100312

dinlence...

koca oğlan yağlanmış saçları, üstünde şarap, kül ve toz gibi pek çok anıyla ve kirlenmiş hayatıyla kanepede oturmaktaydı, telefonu çalmadı, zili çalmadı, unutuldu... sessizliğin getirdiği boğucu ama asla durmayan bir yaşamın kıyısında kendini yalnızlığa kaptırmış akışını izliyordu... ruhunun...

küçük kızı hatırladı...
bir müzik sessizliği bozarak kulağına ilişti, eskilerden, öfkeli, eğlenceli, yerinden doğrulmak istedi temizlenmek istiyordu, duvarlara kafa göz saldırmak, insansızlık arasında kendne işkence etmek istiyordu...
yıkanmak istiyordu...
yaşamak istiyordu...
anlamak istiyordu...

soğuk bir bira içmek tutkusu içindeydi, sarhoş olmak değil ama... uçmak istiyordu bu akşamüstü ve gece, yıldızlarla sevşmek, şafağı tatmak istiyordu, artıkyarın olmasındı, yarınları alsın tanrı...

bugün bitsin istiyordu, patlayan yüreğinde ki bu sessizliği eskiden temiz olan ruhuna yakışacak şekilde bitirmek ve en gürültülü yıllarca duvarların ve dağların hatırlayacağı bir biçimde... insansız... kenine inancı olmayan bu pis adamartık çocuk olmadığının farkındaydı, kirliydi veözlüyordu eskiden onun olanları... özlüyordu... artık sahip olduğu tek şeyin anıları yani kaybettikleri olduğunun bilincindeydi artık...yıllar ve yaşamların ardından...

bir eklenti vardı şu an hayatnda, anlıyordu, istemese de... başkaldırıları düşündü... anlayamadıklarını düşündü... göremediklerini...

ve o küçük kızın sesi yankılandı yalnızlığında; bak!

görememişti hiç...
dinlenmek istiyordu şimdi, renkleri birbirine karışan odasında, batmakta olan güneşin yorgunluğna bıraktı kendini, uyumadı, artık uyumak onu dinlendirmiyor, sadece kedere boğuyor, kaçmaya çalıştığı çelişkilerin, düşüncelerin ve acıların tam orta yerine götürüyordu. kabusları artarak devam etmekte, acısını zihninde ve yüreğinde hissetmekteydi...

acıyordu, söyleyemiyordu...
zira söyleyecek kimse yoktu...
hayatında...

kimsecikler... yoklar... kendi ve kendi... narsizmin kıyısından ezikliğe... ruhunun dikenli fıçısı sessizliğine bıraktı yine kendini... kulaklarından ve burnundan gelen, özgürlük kırmızısı kanların içine daldı...

artık kanepe daha da kirliydi, kirlenmiş bir ruhun çöplük kanıyla daha da kirlenmişti...
tadından yenmeyen bir bunalım çöktü odaya.. kapılar sustu, pencereler ağladı, gök ağladı bir de masa kafası öne eğik, duvarlarsa omuz silkiyor bunalara zira alışkınlar yaşamların tükenmesine, acımasızca bakıyorlar...

20100310

bak...

bak dedi küçük kız yanındaki oğlana ve oğlan baktı; rengarenk, güzel, neşe dolu... ve oğlan büyüdü, yaşlanmaya başladı, gökkuşağı artık o kadar renkli değil;

bakıyorum sonsuzluğa
ayrı dünyalardan olan bizler aynı dünyada
bir sigara etrafında
renklerle siyah yapmayı bilen ben
ve sen
ne olduğunu bilemediğim kadın...

buradayım işte, ruhum çıplak, belki saf, belki yaşlı bu gencecik, körpecik bedende, sorumluluklar, özlem vs işte öyle...

not; alt grubundan alıntı sayılır

20100216

bir sigara daha sardım....

bir sigara daha sardım adıyaman tütünümden...
son bir kaç aydır olduğu gibi uyuyamıyorum düşüncelerden... pek çok insan alkolik oluyor bu yüzden hatta uyuşturucu bağımlılığına giden bir yol bu... anlatamamak insanlara yok o değil anlaşılamamak asıl neden...
hayatıma bir düzen vermem gerek ki bu da tahmin ettiğimden yakında olacak gibi... bekliyorum kaç kişiyi kaybedeceğimi... kazanacaklarım benim tabi ki de...

ve bir nefes daha çekiyorum
arta kalan hayallerimden
üzülsemde, beklesemde
biliyorum geç kaldım çocukluğuma

sana bana bize ve hatta onlara bırakmam... yok işte bu bünyede öyle birşey... susuyorum, asaletimden diye arabesk bir cümle kurmayacağım, birşeyler bildiğimden susuyorum... bekliyorum yeni başlangıcımı... çok insan silindi gitti bu bünyeden silüetleri kalmadı ve bekliyorum yine yanıma kalanları...

bir de bu sigara dumanın rüyanda görsen inanmayla çok güzel gitti;

Arkadaş sen bu değilsin
Görünüş sadece giysin
Arkadaş niye gücendin
Alıştım, karıştım ben sana
Rüyanda görsen inanma

Arkadaş sen bu değildin
Bilinen sadece ismin
Arkadaş niye değiştin
Alıştım, karıştım ben sana
Rüyanda görsen inanma

Arkadaş seni bu değilsin
Yaşayan sadece fikrin
Arkadaş niye gücendin
Alıştım, karıştım ben sana
Rüyanda görsen inanma

Sana boynumuzu eğeriz sanma
Hakkımızı gelir alırız zorla
Saklayacak yüzün yok yok
Rüyanda görsen inanma...

''o''nunla olmasa da bunlarla güzel gidiyor bu cigara... içmeden bir milyona bölünmek zor iş...

ev kokusu ve tasdüfler...

bir ev nasıl kokar?
içinde yaşayanlar gibi... ev boşalınca pek yalnız hissetmezsin kendini ama yanında hissettiğin insanları özlersin...

tesadüfen birilerine denk gelirsin yolda, bir işi başarırsın vs işte öyle sormayın fazlasını ev kokusu ilginç tesadüfler bir silsile...

hak kerimdir yarına

bir acaip derde düştüm herkes gider karına
bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
rızkımı veren hudadır, kula minnet eylemem...

nesimininmiş ben ahmet aslandan öğrendim az evvel, şu dünyanın varı için yaşarken biz insancıklar zerrece de tamah etmezken nasıl oluyorda oluyor bu iş?

bi amcamın güzel sözü beliriyor aklımda; içeceğim bir yetmişlik rakı yiyeceğim yarım yarım kilo et bundan gayrısını ne yapayım?

evet bundan gayrısını ne yapar acaba bu insan evladı, daha çok kazanmak için neden çullanır kendinden daha az şu dünya malına sahip olanların üstüne? neden bu dünyanın boş -hemde içi dışı- nesnelerine, paraya örneğin? neden sevişmek aşk için değilde ihtiyaçtandır mesela? neden şarap bir dosta yahut sevdiceğe meze edilmez?

nedenleri çok olan bu konuyu ahmet aslanın bana biraz taka tukacıları andıran vokali eşlik ediyor şu an, o hem gitarına hem bana katılıyor şu an bense içmeden sarhoş oluyorum onun sanatıyla, iyi ki varsın dost...

mutluluk...

oradasın biliyorum, işte orada, iştecik hemen, okuyorsun bunu.........

güven çemberiyle yaratılmıştı bu duvarlarım, kalem - surlarım, hurcunda izlerdim evreni... bilmezdim yaşarken çürüyebileceğimi, hayallerimin nemden kabarmış boyasız duvarlar gibi devrileceğini, içimdeki fırtınaların artık yakıp yıkacak birşey bulamayacağını... bir çocuk sevinciyle ve onun kırılmışlığıyla yaratmıştım bu içine kapandığım klübeyi... şimdiyse bakıyorum bir çöp ev sanki... şimdi şimdi anlıyorum artık büyümek vaktinin geldiğini, bir rüzgar estiğinde odama dolan tozda, sırf ışık olsun diye yaktığım mumu görünce içeri sorgusuz giren misafir kelebekte görüyorum bunu. güvelenmiş anılarım artık ne okunur ne yazılır ne konuşulur olmuş, bilmiyorum hiçbirini...

melankolik patlamalar eşliğinde yazardım eskiden şimdiyse ruhsuz parmaklarımla yazıyorum düşünemeyiş işini... küfürler küfürler aklımın en ucundan merkezine ve ordan dudaklarımdan sana geliyorlar işte, gulyabanilerin eline kalmış zihnim. bir melek gibi dans eden saf arzularım sadakatime kurban edilmiş, katledilmişler, güneşli günlerde aldatılmış ruhum, gözlerim kandırılmış, kulaklarıma beton dökmüşler sonrası... dudaklarımda prangalar, bağlanmış...

mutluluk güzel şeymiş şu an tek bildiğim bu, mutlu olmak ne kadar kolaymış... neden ben hep zor olanı seçerim? adanmak istemiyorum artık bişeylere, adamasınlar beni... bana ayak uyduran davullar da, tefler yüz yirmi çarpan yüreğimde çınlıyor... hey ya hey ha...
gidip geliyorum bilmediğim bir yerlere, bir başka dünyanın omurgasından sekip bir başka hayatın tam ortasına yerleşiyorum, yorulsamda duramıyorum... gözlerimde yaş kalmamış bir de o var, ağlayamıyorum yine; halbu ki pek sevmiştim ağlamak işini...

gözden düşmeler arasında tırmanıyorum birşeyleri, kaptıramıyorum kendimi boş hayallere, ama içini dolduramadığım düşüncelerim var işte...

bu çöp eve kapanmışım, herşeyden, herkesten uzak ben... ne bir savaşçıyım artık ne de bir monk...

yağlanmış saçlarım ve titrek bedenimle anlıyorum şimdi iyiden iyiye mutluluk güzel şey...

20100212

evet

eveeet keşke anlayabilseydin şu an yazarken insanların bu yazdıklarım kadar onlarla iletişim haline geçmemi isteğini...

amaaan ne yapayım yauv çocukluğuma inin siz anlayın onların kapsama alanı dışında kalan anlayışlarını sikeyim...

o kadar

alkol

içerken delice içenlerden bu kadar nefret edebilir mi insan?

kesinlikle...

güven çemberi ve güven çemberini siken sikik, sikilmey hakeden twsit ile rock and roll u ayıramayan sikesim gelen insanlar...

o duvar duvarlarınız... evet işte onlar..lanet olsun onlara, benimde yoktu uvarlarım, sikeyim duvarlarınızı, artık benim de var... sikerim duvarları... insanlar var işte, insanız, alkollüyüm daha samimi olamam yani... ama siz insanlar, yani ben sizin, toplum içinde toplumcu gerçekçi kısaca sosyalist olan ben diyorum ki sikeyim sizi hepinizi... damarlarımda bu gezen insan sevgisi olmsa, damarlarımda bu direniş olmasa... ama yine de sikeyim hepinizi hayatıma girebilmiş ve hayatımı sikmiş hepinizin amına koyayım.. size her elimi uzattığımda elimi siken sizi sikeyim... gönlümü paylaştığımda gönlümü, beni siken sizi sikeyim...

buraya kadar okuduysan yazımı zaten saygımı hakediyorsun, evet işte böyle bana bile ne kadar ayıp geliyor, de mi? öyle...

ama evet sadece bana, haytıma girmiş ama beni sikmiş insanlar ruhumu aldı benden artık..

iki yıl oldu..
ruhum neredeyse öldü...
her diriltmeye çalıştığımda...
elf gibi düşünmüştüm ben hep onu..
drow çıktı neyleyim...
ne kadar iyi yürekli olursa olsun.. bir kara elf o... kara.. kötü...
hep kötülük çıkar işte onun karşısına... yapacak birşey yok ne yapalım...
o duvarlar varken... yalnız bile kalamazken... duvarlarınız arasında sürünürken... kendi duvarlarım zannederken kaleler örereken, kalem içine onca tuzak kuran sizler... ve kalemin içind bile, duvarımın içinde bile beni öldürebilen sizlere lanet olsun... hepinizi sikeyim... kusura bakmayın derdim karakterim gereği ama hepinizin anasını babasını sizi sizinle beraber olan herkesi sikeyim...

sadece sikeyim...

rahat bırakmanız için galiba yine yeni bir başlangıç yapmam lazım...

evet hepinizi sikeyim...

kaming suun...

20100125

mazide kalmış o kadehler...

ah bu şarkıların gözü kör olsun diyerekten bu şarkıya denk geldim, epeydir dinlememiştim çocukluğuma döndüm birden, daha öyle içmezdim hani insanlar içerdi işte o kadehler de güzeldi onlara, kodlanmamış cümlelere, kırık oyuncaklara benim küçük insanların büyük olduğu günlere... özlem de var galiba hani inceden, yani günlük yapılacak o kadar şey varken, isyan bayrağımı elimizdeki ergenlik bunalımı mı bilemedim...

özlemez mi insan kaç yılını gömmüş bu hayata, ama bir de o kadar gelecek günler gelecekler var ki sorma...

20100120

bir yıl

sessiz bir çığlıkla kutluyorum...
birinci yılı...
uyumam lazım şimdi...

20100110

yokluk...

ağlama artık diyordum, ağlıyordu...
elini daha sıkı tutuyordum, kaçmıyordu ve galiba beni seviyordu...
dudaklarının arasından hayata bir isyan döküldü ama anlamadım sormadım ne dediğini de...
ağlama diyordum, salya sümük bırakıyordu kendini...
gece güne eriyordu yavaştan, her saniye bir ömür gibiydi...
saçları geziniyordu sakallarımın arasında, kokusunu tenime işliyordu...
ağlama diyordum ağlıyordu...
ama ben ağlayamıyordum, erkekler ağlamazdı çünkü...
ve ben ağlayamıyordum... ağlamayı öğrenememiştim henüz...
ağlama diyordum ince çenesinden nehirler akıyordu yüreğime...
kar yağsın örtsün istiyordum hayatlarımızı...
bembeyaz bir mutluluk arıyorduk ikimizde...
ağlama diyordum, o gözyaşlarıyla sevişiyordu...
yalnızlığında kaybolmuş ve benim varlığımı unutmuştu...
ruhum sırılsıklam olmuştu, üşüyordum, deli gibi kar yağsın diyordum...
ağlama diyordum o hıçkırıyordu...
bir kardeş gibi, baba gibi, oğul gibi, koca gibi sarıyordum...
ve o bu sefer bana ağlıyordu...

ağlama minerva...
ağladıkça bir hançer saplanıyor yüreğime, ağlama çünkü o kar yağmayacak, kar yağmaz buralara...
kendimi ilk kez bu kadar teslim olmuş hissediyordum...
tüm surlarım çökmüş, ruhum işgal edilmişti...
ama ben kartopu oynamak istiyordum onunla, ağlarsa kar buz tutardı...
ağlama dedikçe ağlıyordu ve ben sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir girdabın dibinde dönüp duruyordum, can çekişiyor ölmek istiyordum, dünya yoktu artık ya da zaman ama gün geliyordu dağların ardından...

ağlama diyordum küçücük elleriyle sarıyordu yaralı yüreğimi...
işte o an başladı bir sağanak... önce yanaklarımı ıslattı...
sonra gül rengine döndü göğsümden aktı...
ağlama diyordu bana, alışkın değilim ağlamana, sevmiyorum da...
ağlıyordum ne kollarımda güç kalmıştı onu saracak, ne yüreğimde bir umut kırıntısı onunla paylaşacak...

ağlıyorduk sonunda soluk bir şafak vakti, dünya bizi izliyordu ama biz dünya da değildik...
dalga dalga bedenlerimizin ötesine vuran bu denizler bizimdi artık, onların tümü biz olmuştuk...
ve biliyorduk, uzun hava makamındaydı bizim türkümüz ve mutlu son yoktu... son vardı en başta ve biz ağlıyorduk... karanlıkta birer silüettik ayrılırken ama o karanlığı yırtan elmas gözyaşlarımız vardı bizim ve hayallerimiz yoktu artık... güne rağmen karanlık yolllarımıza savrulmuş kaderlerimizde bizim değildi üstelik...

ağlama diyorum şimdi ama ben ağlıyorum...
sigaram yanıyor, dumanı gözüme kaçıyor ondan...
serde erkeklik yok artık, hayaller yok, umut yok...
ağlama minerva...
ağladıkça bir hançer saplanıyor yüreğime...
yalnızlık koyuyor en çok, sensizlik...
ve yaşamak koyuyor en başta, uzaklarda... kar yağıyor bir yerlere ve ben orada değilim... ben nerdeyim bilmiyorum, çok kaçırdığım bir gecenin sabahındayım belki, belki ana kucağında, belki namnu ucunda... ağlama minerva... ben artık ağlamıyorum, koşuyorum özgürlüğe, yüzümde bir savaş çocuğu tebessümü yüreğimde sen ardımda annem...

çürüyorum...

yine bir yalnızlık patlamasında parçalanmış yüreğimden dökülen çiğ taneleriyle ıslanmış yüzüm yaralı, o da parçalanmış, çirkinim...
uzun sürmüş genç bir yaşamın akşamında bırakılmışım, terkedilmiş, katledilmişim, küçücük ellerim varmış tutamamışım ne gidenleri ne hayatımı...
ben de terk etmişim umudu ve de mutluluğu, bir dost sesinde avutmuşum kendimi önce, tövbe etmişim belki de artık inanmadığım şeylere...

hiçbirşey bilmeyen ben hiç bir şey söyleyemeyen...
arkadan bakan...
nefesine sığamayan...
ve şimdi o uzak adasını terkeden ben...


...

bir gün gidersem dostlarım iyi hatırlayın beni, hatırlayın beni...

bunalmak işte...

uzun süren gaz sızıntısı sonrası en ufak kıvılcım da patlayıverecek şey işte... beynin kapasitenin üstünde boş düşünebilme hali düşünürken üzülebilme hali... aylar yıllar alabilecek bir yangın hali işte... insanı hayattan soğutan olay işte... bir ekim akşamını hatırlamak gibi işte, soğuk kayaların parmaklarını parçalaması gibi ama kanayan ellerle aşağıdaki ölüme kendini atıverme isteğine rağmen emniyeti bırakmamak gibi işte... bazen inadına uzanıvermek gibi bir sonraki oyuğa tırmanmak gibi işte... ciğerlerini hissedemeyecek kadar koşmak gibi işte...

götürseydin keşke beni gittiğin yere bir valiz olarak ya da öylesine birşey işte... dökülen ciğerlerine melhem olaydım, başkaldırında bir revolver...

boş bir yazı, öğütülmemiş duygular var var parmaklarımın ucunda...

arpa tanesine, çavdar tanesine, buğday tanesine,
bin kere baktm, bin buğday tanesi geçti önümden
odun topladım, tezek topladım tarlalardan,
bir muhtar cakmağına bin kere baktım
bin ışık sepeti doğdu önümde
bin çağla topladım bahçelerden
bin kere sevildim bin kere ağladım,
üzüldüm
ama bir kere aşık oldum
anama...

aşk bir kere mi? aşk daima mı? yoksa;

pencereden kar geliyor, aman annem
gurbet bana zor geliyor, aman annem
gurbet bana zor geliyor, ben öleyim

sevdiğimi eller almış, aman annem
o da bana ar geliyor, aman annem
o da bana ar geliyor, ben öleyim

kekliğimi doyurdular, aman annem
kanadını ayırdılar, aman annem
kanadını ayırdılar, ben öleyim

bu nasıl zalim yaraymış, aman annem
beni senden ayırdılar, aman annem
beni senden ayırdılar, ben öleyim...

türkülerde şiirlerde kaybedebilir insan kendini ve bir o kadarda insan kendini bulabilir türkülerde, şiirlerde....

ankara'da yedim taze meyvayı
boşa çiğnemişim yalan dünyayı
keskin'den de sildirmeyin künyayı
söyleyin anama anam ağlasın
anamdan başkası yalan ağlasın.

ankara'yla şu keskin'in arası
arasına kara duman durası
çok dokturlar gezdim, yokmuş çaresi
söyleyin anneme annem ağlasın
babamın oğlu var beni neylesin?

trene bindim de tren sallandı
zalim doktor da ciğerimi elledi
iy -olursun dedi, geri yolladı
söyleyin anama anma ağlasın
anamdan gayrısı yalan ağlasın.

mezarım başında kuşlar ötüşür
benzim içtim, ciğerlerim tutuşur
ağlama hatice, sefer yetişir
söyleyin anneme çalsın nennimi
kim alırsa alsın nazlı gelini.

binmiş taksiye de sefer geliyor
annesinin de ciğerini deliyor
gelin haticeni de eller alıyor
söyleyin anneme annem ağlasın
gelin hatice'yi de kimler eğlesin?

mezarımı derin eşin dar olsun
etrafı lale, sümbül, bağ olsun
ben ölüyom ahbablarım sağ olsun,
söylen kardeşime çalsın sazımı
kadir mevlam böyle yazmış yazımı...

özlem tutku...

hafif bir bahar yağmuru yağsın ıslanalım
sonrasında göz kırpan bir güneş çıksın dağların ardından


sonra bir fotoğraf çıksın cebinden içinde gülen biz olsun, güzel bir gün çekilmiş, güzel şeyler yaşanmı bir fotoğraf, siyah beyaz yahut renkli farketmez, gözlerimize baksın yeter... sonrasında hatırlayalım o günü konuşalım, yosun tutmuş sevgimizi hatırlayalım sonra dostça sarıl bana ben uzaklarda kaybolayım, sen o hayal ettiğin yere git, özgürlük aksın damarlarında bir an için...

.....

tazyikli bir su aksın yüreğimize panzerlerden
havada öldüren biber gazı kokusu, alev alev yanmakta
sonrasında bir güneş binaların üstünden göz kırpmakta


barikatın en önünde çarpışan, elleri taşlı sopalı... molotof saçan halkımızın kanını emen itlerin üstüne üstüne... biz ise küçücük yüreklerine hem aşkı hem özgürlüğü sığdırabilmiş evlatlar... sen olmayacaksın belki o barikatın herhangi bir yerinde ama ben seni limon suyu gibi isteyeceğim, devrim gibi özleyeceğim... o an sen de benimle çarpışacaksın, bilmiyorsun daha önce oldu yine olacak... yüreğimden gökyüzüne salacağım güler yüzlü çocukları sana sevgimi getirecekler ben o kurşunu yediğimde, yüreğimi yollayacağım sana dilin de bir sen bir de devrim...

...

bir pazar sabahında acı bir kahveyle güne başlamak seninle
hayat kapının önünde sadece sen ve ben
ve pencereden içimizi ısıtan yeni gün sızmakta...

20100108

sarhoş evsiz bir çingene...

bir çingene olmak istiyorum tanrının unuttuğu bir şehirde, sehirde yaşayanların siktirettiği bir çingene olmak istiyorum...
alkolde arıyorum mutluluğu.... kadın sıcaklığı... kadın sıcaklığı derken anlayışları işte...

evet ya bir aktivist olarak ben söylüyorum bunu, mutluluğu alkolde arıyorum, insanlara yabancılaşmışım ki yalnızım aralarında... mutluluğu alkolde arıyorum çünkü ben bir insanım...
kalkıp bana sakın alkol hiç bir sorunu çözmez deme, çözüm için değil rahatlamak için içiyorum... sabahtan başlamak istiyorum... rakı şişesinde balık olsam bir musiki yeter işte gerisi gözlerime kalmış... boğulsun ciğerlerim gözyaşlarımda...

elveda dökülsün dudaklarımdan sessizce, ince bir tebessümle alay edeyim yaşamımla...

20100104

yakan sigara

dudaklarıma yapışmış son sigaram çiseleyen yağmurla beraber yere düşmekte, ayaklarımın altı birden alev almakta, tutuşmaktayım... o an işte...

şimdi yıldırımlar düşmekte beynime, ruhuma...
hayallerim buz tutmuş...
dudağımda bir türkü dostlara intihar mektubu kıvamında...

20100101

yalan söyle bana

bana yalanlar söyle
içinde kaybolalım
bana yalanlar söyle
yaşamak güzel de...

bana yalanlar söyle
süslü hikaye olsunlar
unuttursunlar gerçeği
son kez de olsa söyle...

bana yalanlar söyle
buradan gideceğimizi örneğin
ya da başka bir hayatta
başka diyarları söyle...

benimle sevişeceğini söyle
yalnız olmadığımı
bedenlerimizin yanacağını
haberimin bile olmayacağını söyle...

öleceğimi fısılda bana...