20091231

BİLEMEZDİM...

bilemezdim...

hayatım böyle olacağını...
bu kadar güçlü yaratıldığımı...
ve bu kadar aciz...
bilemezdim arkadaş değil değil kardeşim olacağını...
bilemezdim onca insan arasında bu kadar yalnız kalacağımı....
bilemezdim
bilemezdim

tek sahip olduğum şeyin sevilmek olduğunu ve sonraları tek ihtiyacımın o kalacağını benim hisseme...
bilemezdim

yaşamam gerekti ve öğrendim....
yaşayarak, o en sıcak sobaya elimi basarak öğrendim yanmayı...
bilmezdim yanmanın ne olduğunu...
kendim öğrendim tek başıma yapayalnız...
şiiirlerim vardı benim hayallerim vardı...
bilemezdim bir gün onlara hasret kalacağımı...
bilemezdim bir uzun havanın bu kadar can yakacağını...
duyduğum bir dost sesinin bei bu kadar uzaklara götüreceğini...
bilemezdim...
gözyaşlarımda boğulacağımı...
kimsenin elini uzatmayacağını...
hayallerim vardı benim güzel...
umutlarım vardı... artık kendimi tanımıyorum bile....
tanımadığım bir bedende yaşıyorum...
bilmiyorum ama neyi...
sadece yaşıyorum...
bilemezdim...
bir tene ihtiyaç duyacağımı...
bir mavzer kurşununa bile kafa tutabilen benin bana karşı koyamayacağını...
yetmiyor işte dünya bana...
fazlası lazım bana...
yetemiyorum insanlara...
istemiyorumda artık...
boşluğumla başbaşa bırakın beni....
yalnız bırakın artık...
huzur istiyorum kendime...
lütfen.. hepinizden...
gömünce beni dua falan da istemiyorum;
kardeşimden tek istediğim bir şişe şarap getirsin döksün üzerime; yeter de artar bana ... ben cehennemi yaşıyorum zaten burda, diyarbakırda, gazzede, bağdatta, çinde, vietnamda, latin amerikada, yada ankaranın bir ara sokağında elimde şarap şişesiyle kaldırım taşlarının üstünde...
bilemezdim işte...
cehennemin hayatın kendisi olduğunu...
bilemezdim anne beni sev diye kucağına oturmak isteyeceğimi... deli gibi... ağlayarak...

beni sev anne, öp beni kimsenin öpemeyeceği gibi, belki bir gün bir çatışmadan sonra sana getirirler ölü bedenimi ama o zaman ağlama anne ağlama... benim için şimdi ağla...
bilemezdim bunları söyleyeceğimi...
ağlarsa anam ağlar zaten... gerisinin amına koyayım..
bilemezdim ki nereden bileyim bir uzun havanın bu kadar koyacağını...
işte bende burda böyle bir ayyaş, bazen bir kapkaçcı, bazen bir dilenci, bazen bir kürt çocuğu, bazense savaşın ortasında mermileri dinleyen yüzü çamur bir arap çocuğu, bazense bir köşede unutulmuş mektup, türkülere kardeş bir çocuk umutlu, bir kölenin zenci çocuğu, bazen tezgahta bir çinli çocuk işçi... hep çocuğum ben, ben ezilenim hep.. isyanım ben önce kendime sonra düzene ara da bir varsa tanrıya...

bilemezdim bir gün böyle bir adam olacağımı... bilemezdim... yüreğimi alın doktor, artık onu istemiyorum... hayallerimi de al, yani geriye kalanı... artık umuda da ihtiyacım yok... lütfen bir de masa da akalmak istiyorum mümkünüdür biliyorum parasını ben veriyorum... lütfen...

AŞK!

şimdi şimdi anlıyorum aslında...
ben bir 'o' na aşık oldum bir de beşiktaşa... ha sporla ilgilenmem o işte esas mesele, buna rağmen aşık olmak bir renge ve bir kadına, hemen hemen aynı duyguları hissetmek ve barikatlar ardından atılmış bir molotof gibi patalayacağın anı beklemek, yanmak yakmak ve aşık olmak...

her zaman her yerde
seninle birlikte
ölüm gelsin isterse

gözlerde bir damla yaş
kalbimizde bir aşk
sensin beşiktaş

son dizeyi çıkaralım

her zaman her yerde
seninle birlikte
ölüm gelsin isterse

gözlerde bir damla yaş
kalbimizde bir aşk

bunu aşık olduğum kadına söylerim abi ama anlamazzz anlamazzzlar bilmezzler bu gönülde nasıl varlar....

anlatılamamış bir öykü gibi bazen yalnızlık...

neden bilmem biraz daha evvel ki yaşlarım da çok severdim yalnızlığımı, bir bilgisayarım bile yoktu üstelik... şimdi insanları sever oldum çevremde, özler oldum...

ama yalnızlığın özlemi de farklı; bir aşk yalnızlık, bazen başka bir bedene hapsolma isteği gibi bişey işte... sol yanımda bir ağrı işte yalnızlık, kader gibi bişey işte ya yalnızlık. kurtarıcı var mı gelir mi bilemem, hava parçalı bulutlu, lodos var sanki yüreğimde, fırtına sonrası yıkım gibi aynı, derdim ne ki... emeklemek gibi işte, yürüyemiyorum, boşlukta değilim tutacak el de aramıyorum, bırakanlar bilir ellerim herkesi tutmuyor işte, yardım beklemiyorum güzel şey yalnızlık, bazen acıtıyor kalabalık içinde yalnızlık, ağlamak, bağırıp çağırmak istiyorum... bazense onu özlüyorum işte elimde değil napayım...

bir sabaha daha uyandım bu gün farklı olsun deyi...
ama olmuyor sanki, yeni yıl da eskisinden farklı olmayacak sanki...
ciğerlerim bir sigarayı daha kaldıracak durumda değil o yüzden sigarayı yalnız bırakıyorum, ben yalnız o yalnız yaşıyoruz işte, ölmüyoruz neden...

dimdik olmasakta ayaktayız, yalnızız belki...
direniyoruz, yaşama inat direniyoruz, yaşama inat yaşıyoruz hala...

20091230

işte öyle...

her gün dert cekmekten
yorgunsun ama aldirma
sen iç eglen yine bu yalan
dünya kimin umrunda

gece gelirdi aklima
duyarim seni nasil olsa
yoruldum ugrasmaktan
sen bulucaksin en sonunda

dert meze oldu masamda
içerim senin hatrina
unuturum neyim varsa
birde yanimda ah sen olsan

hey bu laflarin hepsi sana
hey bu laflarim anlayana

sen yine iyi düsün
yine iyi düsün

her gün dert cekmekten
yorgunsun ama aldirma
sen iç eglen yine bu yalan
dünya kimin umrunda


bu pek beğendiğim ama son albümünü alamadığım öztürk ün aldırma adlı parçasının sözleri; garip bir şekilde dikkatimi topladı bi noktaya; alkolizmanın sınırlarını zorladığım bu boktan dönemde başka insanlara sadık kalmak mesela neden? değer vermek? sevmek? saygı?

bilemem ben onları aklım ermez pek; ama insanlar garip adı üstünde insan işte tamam senin zaafın var işte konuşamıyorsun insanlarla kırılmasınlar etmesinler falan peki bu onların umrunda mı? peki senin hissettiklerin düşündüklerin umrunda mı? hele ki dinlemiyorsa, hele ki anlamak istemiyorsa yılların ağır ama etkili tedavisine bırakmaktan başka çare kalmıyor işte adama, elimde zaten pek birşey yok bazı konularda başarılı bir insan değilim zaten kabul ediyorum ama ''O'' nun anlamadığı ama zamanla anlayacağı birşey var, sevgim anlayışım ve kavrayışım evet farkındayım ona hep fazla geldim ama alttan almak ve de kendimi ezik göstermek gibi kötü huylarım var... e o zaman hisseme düşen zamana bırakmak, evet yanında ben olmayacağım bir daha yanında ama sevgimin ve benim farkıma varacak işte o zaman... oldu oluyor ve eminim olacak buna yapacak ''PEK'' birşeyim yok açıkçası ben herkesi olduğu gibi kabul edebiliyorsam onlarda beni kabul edebilmeli, örneğin kaprislerini çekiyorsam sırf sevdiğim için beni dinlemeliler... beddua etmem ben pek sevmem neden? çünkü olur bunlar yani gerçekleşir işte çok inanmam böle ilahi şeylere ama böle garip bazı durumlar oluyor onu da biliyorum işte; umarım anların bir erkek olarak benim değerimi düzelteyim umarım başka erkekler bunu sana öğretirler... kusuruna bakmıyorum çünkü sende bana öğrenmem gereken birşeyi öğrettin evet bundan sonra güven yk aşk yok sevgiyle tek kullanımlık bitti...

üzgünüm hepiniz için üzgünüm çünkü beni kaybettiniz... kırdınız... öldürdünüz içimdeki tüm insancıl duyguları... bu bir ergenlik problemi değil bu bir yorgunluk, yoruldum sizi sevmekten...

evet herkesten çok sizi önemsemeyeceğim artık, bir daha bu kadar önemli de olmayacaksınız benim için, herkes yokken sen varsın da diyemeyeceksiniz mesela...

alkol kötü di mi? evet kesinlikle o yüzden ayık saldırıyorum hayata ve o eski arabesk söz aklıma geliyor mesela; kim demiş alkol kötü diye ben herşeyimi ayıkken kaybettim...

benim dışımda kimsenin öldüremeyeceği birşeyi öldüremediniz ama... çocukluğumu ve çocuk ruhumu... öldüremezsiniz.. ölürse ben öldüm... kimi zaman çöp toplayan karnını ve ailesini doyuran kimi zaman boş kovanlar ve şarapnel parçalarıyla oyanayan, kimi zamansa tek başına saklambaç ya da sek sek oynayan, oyuncaklarının başına oturduğunda dünyayı unutan sevgiye ve mutluğa dolayısıyla huzura aç o çocuğu öldüremezsiniz... kucağında çiçeklerle koşturan, evet olabilir diyen güneşe susamış özgürlüğe hasret bu çocuk ölmeyecek... ölürse ben öldüm...

bir tutunamayanın içi boş hayali...

evet o benim tutunamamış,
hani sokakta gözleri yerde
kamburu var hani
bir de gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek hayalleri
ve sevdaları
hiç mutlu sonu olmayan onlar
bir sürüler onlar
kuytu köşeler de yanmış
dumanları tütenler
özlemler var bir de
hepsinin tam ortasında bir şehri sevmek gibi birşey işte
terk i diyar etmek zorunda kalan...
çarpık kaldırım taşları arasında bir yatan ayyaş
sonra o adamın bilgeliğinin arasında bir söz
sakalına damlamış bir köpek öldüren damlası
dudakları arasından süzülen giden
ama hep gidenlere giden bir öpücük
ama hep gidenlere dökülmüş bir kaç damladan fazla gözyaşı
oluk oluk akan, yağmura kara dönen
yüreğin parçalanmışlığı ve onun tam ortasında ki duygu patlamaları içinde
aklın alamayacağı kadar büyük damlalarla ağlamak...
varlığını sürdürmekten çoktan vazgeçmiş o adam benim işte
tutunamamış hiçbirşeye
tutunamamış hiçkimseye
gene elinde kalan bir kaç hayal ile bir şişe de şarap
aslında başka da birşeye ihtiyacı kalmamış işte...
o adam benim işte...

20091228

yalnızlığına ilaç olmak isterken yalnız kalmışım, özür dilerim... kendimden... daha yaralarımı sarmada alın demişim tuz basın acımış ve daha da kanamış... şimdi anlıyorum haklıydın... tatlı duygulara şevke bırakmışım kendimi gönlüm kurumuş sonrası bedenim bira fıçısı olmuş... sınır tanımıyorum artık, big bang lerle dolu yüreğimi hissetmiyorum, bir metre sonsuzlukta kayboluyorum... sana ulaşamıyorum... üstelik.. neyse...

ağlama...

ağlama
gözyaşların şarapnel parçası gibi değiyor yüreğime
ağlama
ağladıkça ölüyor bu gönülde çocuklar
ağlama
bu kadar uzakta, zor geliyor
ağlama....

...

kandırmışlar oysa beni, inanmışım ama en acısı sonraları kendimi kandırmışım, karşı çıkmamışım hiç...

aldanmışım size, vermişim böldüğüm, paramparça ettiğim gönlümü sizler, bana birşey bırakmamışsınız, çirkin olmuşum sonrası, ha bir gitmeğe kalkmışım yolu bulamamışım...

gitmeleri öğreten sizler bana gideceğim yolu unutturmuşsunuz hep kalmışım, ölmemişim belki, belki gülümsemişim sonrasında...

ağlamışım belli yanaklarımdan, gözlerim görmüyor seçemiyorum sizi, lütfen yüksek sesle konuşun... konuşun lütfen, susmak size hiç yakışmıyor...

bir gün... ben... deniz...

bir gün ölü bulacaksınız bu bedeni, yüzünde aptal bir gülümsemeyle, hayatla alay ettiği bir an bulacaksınız bu bedeni, kasları taşlaşmış...

damarlarında kan yerine bilmem ne akarken belki, belki bir fırtınanın ortasında bulacaksınız paratoner olmuş zihniyle....

bir gün beni bulamayacaksınız, bir hayalperest olarak hatırlayacaksınız...

belki de sahile vurmuş bir beden bulacaksınız beni, mosmor, gözleri gökyüzünde, dudakları kulaklarına yaklaşmış, hayatla dalga geçerken...
...

köpük köpük kabaran, koca dalgalı, biraz isyankar o deniz benim işte, karanlık sinirli, çirkin, sahile vuran öfkem, tuzlu, ıslak...

o gözü yaşlı balık benim, nereye gideceğini bilmeyen, kaçmayan-saklanmayan ama avlanmayan, o hiç unutamayan...

özgüvenini kaybetmiş yan yan yürüyen yengeç benim, herşeyi boşvermiş bir kuytuda ağlayan...

bir savaş çocuğunun alev alev yanan gönlüne, kirli yüzündeki, çocuk, saf gülümsemeye çarpan, dağılan ama direnen o dalga benim... işte bukarşındaki yorgun adam benim... üzgün, kırgın, kirli, gözleri nemli ve anlatamayan bir türlü, söyleyemeyen... hani... seni... nasıl sevdiğini...

....

atlamıştım denize, tuzuna bırakmıştım ruhumu... kollarım açık uyandım, iki yanıma salınmış, bir şafak vakti daha güneş yok... balıklar dört bir yanıma, yüzüme yağmur çarpıyor ara ara, gökyüzü ışıl ışıl dansediyor arada sağıma soluma düşüyor, ama karanlık işte... karanlık... balıklar dört bir yanımda ısırıyorlar, acıyor... umrumda değil hiçbirşey, ben zaten kaybetmişim, ya kendimi ya yolumu bilmiyorum, ruhumu belki de... uzakta çok...

20091209

havadis

düşündüm durdum upload a üşenmediğim bir zaman sizlerle arşivimi paylaşmaya karar verdim, kamin' suun diyorum sonra susyorum

20090908


kumsaatinde kum tanesiyim, en küçüğü, hep sonuncu olanı işte...

herkes benden nefret ediyor, hepsi beni çok seviyor, herkes boğuyor, boğuluyor... özlüyorum o kara hayali, burnumda tütüyor, bir savaş çocuğunun oyuncağa olan hasreti gibi, barışı özlüyorum...

susuyorum tadı damağımda kalan duygulara, yüreğimde bir zamanlar fide olan, şimdilerde yeşermiş ihtiyar ağaca bakıyorum, meyveleri nerede? o heybetli gövdesinin gölgesi kapatıyor güneşimi, karanlığa gömülüyorum...

bir gerillanın güneşe olan hasretini taşıyorum yüreğimde, savaşacak halim kalmamış... yalnız bırakılmışım, yorulmuşum... umudumu da yan sokaktaki tinercilere kaptırmışım... ''umut da terkettiyse bizi vay halimize'' demişti eski dost; ''umudun bittiği yerde biz varız gülüm'' diye devam etmişti... bakıyorum nerede o eski asıl savaşçılar; umudu hiç yakalayamamış olsalarda hayalleri uğruna ölen öldürenler? hiçbirşeyleri yokken bile, kimse kalmadığında bile yoka yoğuna sarılabilen delikanlılar nerede?

yok beyim yok... halkım unutmuş zaten tokluğu, asaleti... gider olmuş peşlerinden hiçlerle dolu yaratıkların, dünyanın içine sıçanların evet o sıçanların...

arkadaşlar...
dost özlemi bu bizi yakan, hepinizi çok seviyorum; bu belki bir intihar mektubu değil, aksine inadına yaşam mektubumdur...
ailem; hayatımın tamamı... burnumda tüten, sorumluluğuyla öldüren.... çok özledim.. çok seviyorum...
aşkım, yıldızlar kadar uzakta olsanda, seninle sönüyorum, bilmiyorsun... henüz... yarımı değil tamamı mı bıraktım sana, ya kayboldum içinde ya da kaybettim ruhumu. ne olursa olsun ben sana hala aşığım...


güzelleri de istemiyorum şimdi, içmek de... köpek öldüren bile olsa... sigaram küllerine karıştı, her nefesimde beni de sürüklüyor...

gidenlere ve kalanlara...
hatırlanması gerekenler yüreğimde, bilenler aklımda, sevfiklerim bedenimde... üzgünüm ama siz de ölüyorsunuz benimle, ruhlarınız kararıyor ve karanlıkta boşluklara dönüyoruz, dönüp duruyoruz...

20090801

isimsiz...

gözlerinden öperim diye yollamış yine dostum, yüreğine kurban...


"Camlar soğuktan damla damla buğulanmış

Bense soluk
ıssız
sonu mutluluğa ermeyecek

Ya da ermesini istemediğim
hayallerle başbaşayım.

Soğuktan damla damla buğulanmış camlarda

Ararım çocukluğumu
aç yattığım geceleri

Parasızlıktan ekmek arası
ekmek yediğim günleri

Aralarında kısa pantolonla koşturduğum
kerpiç-beton karması binaları

Kimbilir kaç ay taksitle alınmış ve taksitlerinin nasıl ödeneceği
meçhul sarı bisikletimi

Haram lokma geçmesin diye boğazımızdan babamın, annemin çırpınışlarını

Babaannemin sabun kokan iki göz evinde
kış geceleri pişirdiğimiz

Kestanenin yanmış kabuklarının kokusunu

Ve yine o sobalı iki göz evin soğuktan buğulanmış camları;

Ve yine ağlıyorum,
soğuktan buğulanmış cam gibi

Artık büyüdük, en hakikisini aldık
sevginin,
nefretin,
aşkın
ve isyanın...

Bundandır aklıma her gelişinde buğulanan camlar,

O iki gözde dımdızlak,
birbirine sokulmuş çocuklar,

Doyurmak için çocuklarını topraktan,
tuzdan,
yağdan

Ekmek yapan karanlık suretli, ak yürekli aç
analar görürüm.

Ve haykırırım içten içe,

Karanlık savaşlarda evlerinden olmuş mültecilere,

Tenini tecavüzler sonrası satmak zorunda kalan

Hayatını sahte orgazmlar ve bir paket sigara iki de
güzel sözle sürdüren kadınlara,

Analarının ak sütü gibi helal olup da,
Bir kez günyüzü görmemiş,
oyun oynayamamış

Çalışmak ve ölmek arasında gidip gelen çocuklara

Her an ölümün döşeğine yatacak kadar bitkin,
uykulu
ve sevdalı

Metalin ve gecenin soğukluğuyla kaskatı suratlı kınalı kuzulara

YETER!

Sürmez bu devran böyle

SÜRMEMELİ!

SÜRMEMELİ!

Biz ki anamızdan babamızdan almışız canımızı,

İsyanımız hep başka bir dünya için oldu,

Siz mi alacaksınız bu ahmaklıkla kanımızı...

Nesiller gelecek anlayacak ekmek kavgasının ne kutsal,
ne onurlu,
ne haklı

Mücadele olduğunu

Ve o gün anlayacaklar ki hiçbiri

Sizin dayattıklarınızla yaşamak zorunda değil

Atacaklar pire dolu yorganı sırtlarından

Yakacaklar sonra o yorganı, sizleri

Ve sonra yürüyecekler kendileri için, çocukları için

Üretmeye,
sevmeye,
isyan etmeye..."

güneş küsmüş... gözlerim ah gözlerim...

kumsaaatinden akan son kum tanesi olmuşum farkına varmadan...
ben hep sonuncuyum zaten, hep en arkada oturan, sıranın en sonunda dikilen, suyu son içen...

hayata da geç kalmışım, ya da çok erken başlamışım da yine sona düşmüşüm...

bir düşünce var aklından ya da düşünüş sistematiğinden hiç çıkaramıyorsun, kendin gerçeği varken ortada bu çarkları ve arasında ezlenleri düşünmeden edemiyorsun... esen yel olup koparmak istesende fırtınalar, olmuyor... duruluyorsun... o çarklar arasında ezilen biziz diyorsun, çarkları döndüren biziz, çarklar biziz peki kim onlar da bunların en tepesinde sömürür seni, hakkı var mıdır? sonra günü, güneşi görme tutkusuyla yola düşen, işkenceden geçenleri ve sen ölsen dahi bunu söyleyecek olanları düşündükçe, düşündükçe isyan edenleri, ellerinde taşla koşanları, elleri molotof kokan biraderleri bacılarını düşündükçe insan, yorulsa da tükense de ne sessiz kalabiliyor, ne de bir zehir gibi beynini kemiren bu tutkusundan vazgeçebiliyor, bir an birine değil yedi milyara aşık olduğunu hissediyor, sadece bir günün özlemiyle ayakta kalabiliyor, inanıyor- insanlar inanmadan yaşayamaz...

insan gibi hissediyorum işte aklıma bunlar gelince...

sonra seviyorum..
sonra özlüyorum...
sonra yetiyor bir fotoğraf imanıma, geberiyorum....
sonra ne kadar güçsüz ve çaresiz hissediyorum, yarınlarıma sarılıyorum, şafağıma, güneşime daha çok sarılıyorum.....
sonra dikenler batıyor bedenime, inecik süzülüyor kanlar...

sonrası yok işte hala yaşıyorum, her an mutlu olabilmek için çabalıyorum, mücadele edebilmek için hayaller kuruyorum, güçsüzüm, birşeyler eksik... peki ama ne? bu boş bedeni dolduracak ruh nereye kayboldu? bilmiyorum, belki de boğulmuştur, gözlerimin ışıldayacağı o günün hasretiyle, onun hasretiyle yaşıyorum hala... yaşamaya çalışıyorum...

insanım ben!
seviyorum ulan!
inadına isyan!?.

20090731

Acıya Gülmek...

güzel dostumun aşağdaki yazısını okudum, daha yeni, gözlerim nemli değil ıslak. hayata ne kadar ben gözlüğüyle baksak da bir türlü ben olmayı becerememiş bizler ve hala inadına biz diye haykırarak, bağırarak, inançla, inatla süngümüzle ölüme giden yolda en önde tepeden tırnağa zırhlı - silahlı değil, anadandoğma ve doğuştan gelen lanetimiz, sevgimizle, bağlılığımızla imkansıza koşturuyoruz hala...

belki onların gözünde en güçlü savaşçılar olamadık, belki de farkımıza bile varmadılar, belki onlar kan içmeye gittiğinde bizler sürünerek ayaklandırmaya çalıştık elleri nasır karnı aç köylüleri... ama seni her düşündüğümde, senin gibi bu yürekte var edebildiğim dostalrımı düşündükçe; ki bizler bir türlü paladin olamamış hasta, cılız monklar, onların hiç olamayacağı kadar insan olmayı başarmışız... sürünmüşüz ama tutkumuzla, öldürmek yerine ölmeyi seçmişiz tüm onurumuzla, acımızla yaşamayı başarmış, hep acımıza gülmüşüz...

iyi varsın dostum, iyi ki varsın...

Eskimeyen dosttan mektup...

''Evet bizler çok küçük hastalardık hep dediğin gibi ve belki de öyle kalmaya devam edeceğiz ama içimizdeki bizi aşan sevdayı ne yapacağımızı merak ediyorum. Çünkü sana da oluyordur eminim dünyadaki tüm hassaslığınla dünyada yaşanan kirliliklere rağmen yaşamayı göze almanın verdiği ezici ağırlığı... Ve hep bir şeylere inat yaşamayı istemek ya da "özlemek". Özlemek derken yaşamayı hissetmenin verdiği güzelliği hissetmeyeli bayağı oldu değil mi? İstediklerimizi çocuk ruhumuzla yaptığımız günler uzaklardan bize el sallamaya başladığından beri hayata başka gözle bakar oldum.

Tabii ki bunları seninle konuşmuş değiliz çünkü ikimiz de hayatımıza bizi aştığını sandığımız ama bizim milyonda birimiz duyarlılığında olamayacak insanları almakla meşguldük. Ve biz gerçeği kaybettik. Hayat aslında bir FRP idi ve bizler de bu oyunda save alamayan ve durumu ne olursa olsun, istediği kadar uyusa da yaraları iyileşmeyen, ama zehirlenmiş gibi sürünen karakterler olduk. Hayatın istediği görevleri yapsaydık belki de level atlayacak, aptal ve soru sormayı beceremeyen birer paladin olacaktık ama bizler özgür irademiz ve doğuştan gelen insan yanımızla birer monk olduk. Belki de komik geldi yazdıklarım ama bunları ciddiyetle okursan daha farklı anlamlar içereceğini göreceksin.

Seni hep diğer arkadaş grubumdan öte tuttum -sana barut fıçısı gibi kızgın olduğum zamanlarda bile. Çünkü sen de ben de benzer lanet ile doğmuştuk. Sevgimiz ölüm, aşkımız lanet, isteğimiz haram oldu bu hayatta. İçimize düğümlenen birer lokma oldu yediğimiz ekmekte. Her gülüşümüzde bir korku oldu hep. Çünkü biliyorduk ki eğer biz gülersek lanet işleyecek ve hayatımızda güzel olan ne varsa silip süpürecekti. Haram lokma yemekte usta olamadık çünkü biz hep en boktan anımızda bile cellat altında yatan William Wallace gibi insana, insanımıza güvendik. Her seferinde de götümüze köküne kadar kazığı yedik, kellemizi ayırdılar gövdemizden, ama ateş semenderi gibi canlandık, anka kuşu gibi doğduk küllerimizden. Emekten yana olduk, savaş verdik, gelecekte de vereceğiz. Ve içtik fıçı gibi olduk, kustuk delicesine, belki bu hayatın başka bir boyutunu görür de orada huzur buluruz diye ama o da olmadı be birader, işin sonunda hep konsantrasyonu kaybedip ayıldık...

İki gündür Bursa dağ köylerini geziyoruz Mehmet'le, sana çok selamları vardı evdeyken, içinde damıtılan acıyı az da olsa anlamış ki senden bahsederken çocuk bile düşüncelere dalmakta. Keşke sen de burada olsaydın dediğim harika iki gün geçirdim ve şunu gördüm... İnsanların bize ihtiyacı var abi. Mesleğin ne olursa olsun seni görmeye, seninle muhabbet etmeye ihtiyaçları var, her gittiğim yerde oralarda bizimle olmanı ve köylülerle beraber ağlamayı, o elleri nasırdan kapanmayan insanlarla dertleşmeyi, hayatın adaletsizliğine beraber haykırmayı istedim...

İşte sırf bu yüzden yaşamayı, bu acıyı çekmeyi, bu umutsuz savaşı son hücreme kadar vermeyi istiyorum ve senin de benimle beraber bu savaşta kaybedeceğini bile bile süngüleri takıp haykıra haykıra ağlayarak hayatın mitralyöz dolu kalbine kasaturamızı saplayana kadar koşmanı istiyorum...

Ne olursa olsun, mesafeler sadece aramızdaki ses ve görüntüyü etkiler ama içimizdeki cevahir sönmedikçe biz birbirimizi bu saçma sapan mailden bile anlarız dostum.

Hasretle kucaklarım dostum, yoldaşım, gök gözlü kardeşim...''

20090723

duyarsın...

gün kararırken anlarsın,
şafak daha kızıldır,
daha çok yakar adamın yüreğini...
kavurur gizliden anlamazsın bile,
gece güne döner tutku kıvılcıma,
kıvılcım aşka döner yakar ikinizi de...

bir ses duyarsın derinden;
haykırırsın önce boşluğa sonra dünyaya
BEN SANA HALA...
BEN SANA...
AŞIĞIM!?.

Love: The Never Ending Story...

Seni çok seviyorum...

ne yapacağımı bilemeyecek kadar çok seviyorum...
gitme diye bağırabilirken ağlayabiliyorum anca, aklımdan çıkmazdın ama kesin yokluğunu hissettikçe hayatın da bir anlamı yok gibi... karanlık bir denizdeydim; şimdi batıyorum...

Seni çok seviyorum...

son konuştuğumuzdan beri gözümde yaş kalmadı sanki, gülüşünü özledim. düşünemeyecek kadar özledim. düşündükçe ağlıyorum, ağladıkça özlüyorum, özledikçe düşünemiyorum ve bu böyle sürüp gidiyor. hasta bir ruhum vardı belki ama sanki ölmekte, derinde hissediyorum, kevgire dönmüş bir kalbi sevdin, o seni çok sevdi ama o kadar çok çentik vardı ki... o kadar emilmişti ki ruhu ve birden ruhu oldun... deliklerinden akanlar da sana bir bahçe sunmuştu oysa, ama beraber yeşerttiğimiz bir bahçeydi...

Seni çok seviyorum...

içimde bir boşluk var dolduramıyorum, dolmayacak. ilk ayrılığın değil, ilk ayrılığım değil ama ilk kez bu denli büyüdü sevgim... melankolik şarkılar bile anlatamıyor içimdekileri... yine özlüyorum... hasta ruhlu insanlar arasında küfürler sallamak bile gelmiyor hayata, ne de herhangi birşeyden şikayet edebiliyorum... arayamıyorum... ulaşamıyorum... kapmsama alanından çıkmışım gibi geliyor. oysa ne çok seviyoruz... bu acı; bu boşluk; kendimi çok uzun süredir insan gibi hissetmemi sağlıyor biraz, ama daha çok şey götürüyor benden...

Seni çok seviyorum bebeğim...

korkuyorum, bir delilik yapmaktan değil, daha da kötüye götürmekten...
hep düşündüm aslında ama biliyorsun ikincil düşüncelerde olmak zorundaydı, hiçbirşeye kendimi veremiyorum sevgime bile... eksikliklerimiz çok ve belkide biz en çok bunun için sevdik... evet biliyorum sana ne kadar zor anlar yaşattığımı, bende yaşadım ama önemli olan dayanabilmekti... dayandık..

Seni seviyorum...

her günkü gibi yine rüyama geldin bu akşamüstü, sarılıyorduk... sadecesarılıyorduk. konuşmadan anlatıyorduk belki de... zihnimi boşaltmıştım kollarında, kayboluyordum... gözlerim takılmıyordu bir yerlere... sarılıyorduk... içim birden mutlulukla doldu... hani sormuştun ya söyleyecek birşeyin yok mu? o kadar çok şey var ki düşündüğüm, haykıra haykıra söylemek istediğim o kadar çok şey var ki yapmak istediğim ama elim ayağım tutukluyor senin karşında ama dün en çok telefonda olmaz demek istedim... böyle kötüyken hele hiç...

Seni çok seviyorum bebeğim...

bu bir çağrıdır. ne kadar kötüde olsa durum bekle sevdiğim, yalnız da beklesen, bekle... gittiğimde ya da geldiğimde yoklukara karışacağımı biliyorum

SANA DELİ GİBİ AŞIĞIM...

evet biz beraberliğin renkli hayaliyle yaptık ilk hatamızı, beraber yaşama meselesi esastı bizi yıpratan... ama şimdi bunu düşünecek durumda değilim, ve senden bir şey daha istiyorum... başka birşeyler ve kavga falan demeden hayır ben seni istiyorum, son kez bile olsa söz verdiğim gibi seninle olimposta olmayı istiyorum... ve daha anlatamadığım duygularımı kuş yaptım yolluyorum sana... seni çok seviyorum tahmin bile edemeyeceğin kadar, anlayışlarımız farklı falan değil sevgi tektir, bende biliyorum, kimse öğretemez zira biliyorum...

20090715

Bir varmış, bir yokmuş...

öyle bir çocuk varmış işte, kendi içine sığdırmaya çalışırken dünyanın ben olduğunu zannedermiş... sonra birden sil düğmesi bulmuş işte bir sahaftan. sadece konuşarak anlatabilmekmiş aslında düşündüklerini, ama kelimelere zincirlenmiş cümlelerini her azad ettiğinde en yakın arkadaşı mutsuzluk çıkagelirmiş, sorunlar ve dertler...

gelecek hayalini bırakmış farkında olmadan soğuk, karlı bir ankara öğlesinde, koyuvermiş kendini ortaya, bir parçasını bile bulamaz olmuş artık, oysa kendi binlerce parçaya bölünüp dağılmış şehrin uçsuz bucaksız köşelerine, her biri küçücük bir bakış ararken ölmüş... sonra cansız bedeniyle yürüyor işte o kısmını biliyorsun, çocukluğundan beri yaşıyorsun aslında, bulup kaybetmelerle dolu bir oyun bu, adı: hayat... isyan kelimesi içindeki ateşin yanında kıvılcım bile olamazken konuşamazken, anlatamazken, düşünüp düşünüp ağlamakta yeşeriverir birden ufacık minicik bir fide, küçücük ellerinin hayali sarar benliği, benliğinde ve pek çok beden de yaşamaya başlar birden ama o değildir, yaşatırsın yine de, ille de... o'dur...

çok uzakta beklerken, ölümü tatmak; gözlerinden akar, tuzludur, damarlarında da dolaşan olur, sıcaktır, içini ısıtır, yaşadığını hissedersin....

ama bu yağmur o uzaklardan çağırmaz; gelirsen severim de demez, paranoyak hayallerini ıslatır, sevinirsin...

evet güzeldir mutlusundur, sigaranın külleri gibi birden birikir... bir öpücük yeter açık yaralarıma; korkma acıtmaz, kırmaz, zehirlemez... en güzel hikayemsin aslında...

işkence de olsa bazen, duymuyorsun, depremler var göğsümde, senin için, sen kimsin peki? nerdesin? ne yapıyorsun? ne düşünüyorsun? dakikada 160 atıyorum senin için bilmiyorsun... attım çıkınımı, bak kapının yanında duruyor, gitmek istiyorum, bilmiyorlar gidiyorum. çelik alaşımlı ufak bir metal parçası kadar hızlı olmayacak gidişim, boş bakışlarında ki durgunluk kadar yavaş da olmayacak... sevmeye karartmışken gözlerimi içimden gelen çığlıklara ve gözyaşlarına boğuluyorum şimdi, ama sen değil... üst komşu duymakta yakarışımı... bir bardak su içirselerde geçmiyor işte krizlerin... bir yerden sonra acıtmazdı hani? ya sen? önce? vvvee sonraaa hem de az sonra...

peki ne olacak? üzülecek misin peki? hatırlayacak mısın ha? zor demeye bile gücün yetmezken ve ancak kendinden korkarken bunu duyamıyorsun, bu silik bir silüet, benim gözlerim açıktır belki net görebiliyorum, ama siz göremiyorsunuz ki... inanmaya gücün yok değil mi? aslında çok basit, bir hafta geçmeden yerime yenisini koyabilcekken...

ağır bir romandan esinlenmişti beni yaratırken, ama bu bünyeye bu kadar ağır yük fazlaydı, kestiremedi, o kadar da mükemmel olmadığının farkındadır belki, belki iki kadeh içerek izliyordur şaheserini... üzlme benim için yakındır yanına geliyorum...

''umursamayacaklar bile, oysa biz, kolcular terk etmek zorunda kaldığımız topraklara, halklara duyduğumuz aşkla onlara her seferinde koşarken, siyah pelerinlerimiz içinde sadece silahları görürken, biz onurumuz ve sadakatimizle, o ürkek bakışlar arasında kalelere yürüyoruz... bu hikeyin sonunu bilsek de gidiyoruz...birbirimizle göz göze geldiğimizde umutsuzluğumuzu saklamaya çalışsak da mutsuluk faktörü var, kaçmıyor... kaçıramıyoruz ruhlarımızdan... lanetlenmişiz... hiç bir hikaye de, türkü de adımız geçmese de bedenleri sonsuza ulaştırırken bıraktık izimizi bu dünyaya... uğruna öldüğümüz insanlar bizi unutmuşken sırtımızda taşıdık ölülerimizi...''



ve ne oldu?..

güzeller çirkin, iyiler ve çirkinler gitmiş oldu...

sana feda edebilirim onca duygumu
al senin olsunlar,
tüm cümlelerim,
son kez düşüyoruz işte bak! şafağa bak!..

izle, yüreğimden akanla boyamışım şafağımı
senin için ağlamışım
köpük köpük vuruyor kıyıya gözyaşlarım
adımı söyleme...

içimde esen yel ol,
kavur tenimi, bedenimi
git git gidebildiğin yere
özgür bırak kendini

hayır hayır ağlamıyorum gözüme duman kaçtı,
yettiği yere kadar
nefesim tükenene kadar koşarım yine
sonra yine durmam yürürüm...

bedeninde kaybederken kendimi
kaybettiğim çok şeyi buldum
kanatların yoktu belki ama boynuzların olmasına da izin vermedim
uçamadın belki düştün, ne yapalım ben hep yürüdüm
o gecenin şafağında bıraktım aslında seni...


bilmiyorum artık ne kutsal ne değerli... ben en çok neyi sevdim, seni neyde yaşattım? göğsümdeki, yüzümde ki bu yaralar da ne? bu bir masal değil miydi? bitmiş olamaz.... çok şey var daha paylaşacak, cebimde çok fazla var verebileceğim cevher... yeter ki öldürme, yaşamama izin ver, ama sevginle ve onurlu... sakın deme artık olamaz, sende yüreğini yokla; onca şeyi yapabilen sen değil miydin? hani o parkta? ya da bir nefes çekebilmek için göz göze geldimiz de hayır diye bildiğinde?

yalan mı oldu hepsi...
eğer bir anlamı varsa diye beklerken bu sabahların ve gecelerin...
neden bu şarkıyı şimd dinliyorum zannediyorsun ki? ama şimdi ve daima bilmiyorsun ve bilmeyeceksin... kafama dayadığım namnu, horozun düşmesini bekliyor sabırsızlıla, senin gibi... duvara yansıyınca beynimin silüeti umarım mutlu olsun... senin için...

20090707

nefret ediyorum!

eve anlıyorum şimdi. o gün ne demek istediğini. ''haklıydın''*. artık çok uzakta kalmış, inkar ediyorum ama olmuyor. çok şey yapmak istiyorum, bir türlü yapamıyorum; beceriksizim.

çok özlüyorum. gözyaşlarımı tutamıyorum o an, hissediyorum daha önce böyle olmuyordu. veda etmek neden bu kadar zor ki? yaşamak da zor ama farklı, lmek hep daha kolay geldi.

şiirler ah o şiirler... hiç... ağlamıyorum gözüme duman kaçtı...

hatıralar, bugünler, gelecekler... hangisi ki benim olan, karar veremedim, sarhoş olmak, istiyorum bugün hiç olamadığım kadar. sevmezler zaten. istemezlerdi içtiğimi. umrumda değil, çektiğim her duman, devirdiğim her kadehte daha fazla kaybetmek varken, neden açgzlü olayım ki?
Sanki kendimle değil
Dünyayla ölüyorum

Bağırsam bağırsam bağırsam
Bağırdığımı duymuyorum

Tek bir musluk var açık
Onunla akıyorum

İstemeden istemeden istemeden
İstiyereeeek

Ah sen ölüm denen topal köfte
Buluştuk bak cenabette

İçim rakı dışım su
Bu mahmur cinayette

Çocuklar çocuklar çocuklar
Sizlen doğmamış mıydık biz birlikte**

karlı bir ankara gününde ayrılmıştım çocukluğumdan, umutlarımdan... şimdi özlüyorum işte asıl, şimdi istiyorum. vedaları sevemedim ben. ve fedakarlıkları, hala usalanamadım ben... sağım bok solum bok ben ortasında ne olacaktım ki...

herşeyimi yitirdim, sahip olduklarım da güzel ama onlar ah onlar, kıymetlimizdi. hani olurdu ya, güzel olurdu. kodumun şehrinde, koyduğum bir hayat, yani ortaya, yani siktirsin gitsin herşey, herkes, ben yalnızlığı severim, severdim. yanlız kalmayı sverdim, yalnızlık, belki bir hastalık, özlediğim bir hastalık. beni ben gibi anlatacak sözlerim olammayacak belki hiç, ama değerlimi anlatabileceğim nice cümlem var, fakat sanki değişmiş... çok değişmiş, sevdiğim gibi değil artık...

hiç... ağlamıyorum, gözüme duman kaçtı...

isyan etmeyi neden hep bu kadar sevdim ki?
al işte bir can kaldı geride başka da bir bok yok...

tanrının varlığını hiç sorgulamadım şimdiye kadar nedense, ama eminim biz böyle yaşarken bir yandan içyor bir yandan kahkaha atarak izliyor halimizi... ya madem yarattın niye takip etmiyosun ak!

*chevelle - i get it
**can yücel - şey gibi

20090604

o gecenin ardından

kaçış için herşey hazırdı o an için. bütün planları yapmıştı erel, a planından g planına kadar hazırdı ama beynini kemiren ya h planı gerekirse gibi düşünceleriydi. büyük savaşından sonra ilk kez bu denli düşünür olmuştu, yorgun hissediyordu kendini hani o ilk zamanlarda ki hırçın ve yorulmak bilmez hallerinden farklı. olsun diyordu, atlatacağız. şizofrenik nöbet falan geçirmiyordu, herşeyin farkında emin adımlarla ilerliyordu... ama o yolun doğru olup olmadığına bir türlü karar veremiyordu. ne de olsa hiçkimseyi anlayamaz hale gelecek kadar çöktükten sonra akıl almaz bir hızda yükselişe geçen ruh hali oyun oynayamazdı artık ona. oynasa bile ne olurdu ki. vakit geldi dedi kendi kendine, göz göze geldiler. ama erel kadınları hiç anlamamıştı, ta ki o ana kadar. ve birden erel o eski yüzle göz göze geldi, hani beyninde artık yeri olmayan, geçmişinin aynası olanla. duraksadı, ve artık ben ne senim ne de diğerinim der gibi haykırdı, çılgına dönmüştü, kırılan aynanın parçaları parmak aralarına kemiklerine kadar batmıştı, kanıyordu erel, ta derinden. anlayış bekleyecek ya da gösterecek zamanı yoktuo eski isyan bayrağını çekmişti artık, hani o orta çağdan -ya da orta dünyadan farketmez- kalma silahlarıyla. asansöre koştular elele. full otomatik asansörün çalışmayacağı tuttu, olsundu, biraz sporun kimseye zararı dokunmaz. koşturdu birden, elinden tutmuş çekiştiriyordu, yorulduğunu farkedince duraksadı, gözleri yaşardı ve birde erel hiç yapmadığı kadar ağlamaya başlamıştı, herşey karardı birden, sanki hiç kimsenin hiç birşeyin olmadığı derin bir karanlığa saplanmıştı, akıl almaz bir boşlukta yapayalnız hissetti kendini. o güçlüydü bunu da atlatabilirdi, okuduğu romanlardaki kahramanlar gibi çaresiz hissettiği anlarda pes etmeyi düşünsede mücadele ettiği sürece galip geleceğini biliyordu.... ama artık inanç onun bedenini terk etti. cesateri kalmadı, özgüveni o karanlığa gömülmüş gibiydi, ve daha fazla ağlamaya koyuldu, ağlamak çare etmez kalk diye bağırıyordu içinde bir ses. kalkamadı, eski günlerden tanıdık bir his onu ziyarete gelmişti, damarlarından kan çekiliyor, kalbi her an duracak gibi çarpıyordu göğsüne göğsüne. dur dedi duran olmadı, dur diye bağırdı, ama hiçkimse hiçbirşey yoktu zaten ortalıkta...

erel durdu, kendini düşündü, hatalarını, güçsüzlüğünü, çaresizliğini ve hiçliğini... çözümü bilmiyordu ve hayatında ilk kez kendi bir şeyin parçası gibi hissetmeye başlamışken tekrar yalnızlığına gömülüşüne bir anlam veremiyordu. kalktı yerden, bu sefer olmaz, olmaz. ölmemişti ama güçlenmemişti de, pek birşey öğrendiği de söylenemez, yeşil dağları düşündü, kimsenin olmadığı o huzur dolu ormanları ve kıyıları. bir klubede geçirebileceği onca güzel zamanı, ve aldatılmışlık, kandırılmışlıklarını arkada bırakarak hiçbirini düşünmeden, çok konuşmadan, çok hissetmeden ve üzülmeden geçirebileği imkansız olan ve imkansız olduğu kadar kaderinin eline teslim edilmiş olan geleceğini düşündü. aklına çiçekler geldi, dalından koparılmamış, mis kokulu güller, papatyalar, isyan kokan mor menekşeler.

şimdi biliyor. ama ilk kez sabretmesi lazım, ve diğerlerinin de kurtuluş öyle ya da böyle çok yakın...

gözü tekrar açıldı, sanki ikinci kez izlediği bir filmmiş gibi karanlığı süzdü inceden
karanlık, siyah, her yer. öyle bir boşluk ki.. belki bir duyan olur diye bağırdı, ama boşluk sesini bile yutuyor, yankısı bile gelmedi...
bu gitmeler ve gelmeler arasında ne yapacağını bilmeden durdu, saatlerce olduğunu düşündü ama günlerce,
hayatı böyunca bir boşlukta yaşamamış mıydı sanki, hepimiz öyle değil miyiz zaten. anlamsız gelen gerçekti, gerçek artık çok uzakta ve gerçekleştirebileceği tek imkansızlık kendisi.
kaybolmak istiyor ama bu sefer yalnızlığında değil.