kaçış için herşey hazırdı o an için. bütün planları yapmıştı erel, a planından g planına kadar hazırdı ama beynini kemiren ya h planı gerekirse gibi düşünceleriydi. büyük savaşından sonra ilk kez bu denli düşünür olmuştu, yorgun hissediyordu kendini hani o ilk zamanlarda ki hırçın ve yorulmak bilmez hallerinden farklı. olsun diyordu, atlatacağız. şizofrenik nöbet falan geçirmiyordu, herşeyin farkında emin adımlarla ilerliyordu... ama o yolun doğru olup olmadığına bir türlü karar veremiyordu. ne de olsa hiçkimseyi anlayamaz hale gelecek kadar çöktükten sonra akıl almaz bir hızda yükselişe geçen ruh hali oyun oynayamazdı artık ona. oynasa bile ne olurdu ki. vakit geldi dedi kendi kendine, göz göze geldiler. ama erel kadınları hiç anlamamıştı, ta ki o ana kadar. ve birden erel o eski yüzle göz göze geldi, hani beyninde artık yeri olmayan, geçmişinin aynası olanla. duraksadı, ve artık ben ne senim ne de diğerinim der gibi haykırdı, çılgına dönmüştü, kırılan aynanın parçaları parmak aralarına kemiklerine kadar batmıştı, kanıyordu erel, ta derinden. anlayış bekleyecek ya da gösterecek zamanı yoktuo eski isyan bayrağını çekmişti artık, hani o orta çağdan -ya da orta dünyadan farketmez- kalma silahlarıyla. asansöre koştular elele. full otomatik asansörün çalışmayacağı tuttu, olsundu, biraz sporun kimseye zararı dokunmaz. koşturdu birden, elinden tutmuş çekiştiriyordu, yorulduğunu farkedince duraksadı, gözleri yaşardı ve birde erel hiç yapmadığı kadar ağlamaya başlamıştı, herşey karardı birden, sanki hiç kimsenin hiç birşeyin olmadığı derin bir karanlığa saplanmıştı, akıl almaz bir boşlukta yapayalnız hissetti kendini. o güçlüydü bunu da atlatabilirdi, okuduğu romanlardaki kahramanlar gibi çaresiz hissettiği anlarda pes etmeyi düşünsede mücadele ettiği sürece galip geleceğini biliyordu.... ama artık inanç onun bedenini terk etti. cesateri kalmadı, özgüveni o karanlığa gömülmüş gibiydi, ve daha fazla ağlamaya koyuldu, ağlamak çare etmez kalk diye bağırıyordu içinde bir ses. kalkamadı, eski günlerden tanıdık bir his onu ziyarete gelmişti, damarlarından kan çekiliyor, kalbi her an duracak gibi çarpıyordu göğsüne göğsüne. dur dedi duran olmadı, dur diye bağırdı, ama hiçkimse hiçbirşey yoktu zaten ortalıkta...
erel durdu, kendini düşündü, hatalarını, güçsüzlüğünü, çaresizliğini ve hiçliğini... çözümü bilmiyordu ve hayatında ilk kez kendi bir şeyin parçası gibi hissetmeye başlamışken tekrar yalnızlığına gömülüşüne bir anlam veremiyordu. kalktı yerden, bu sefer olmaz, olmaz. ölmemişti ama güçlenmemişti de, pek birşey öğrendiği de söylenemez, yeşil dağları düşündü, kimsenin olmadığı o huzur dolu ormanları ve kıyıları. bir klubede geçirebileceği onca güzel zamanı, ve aldatılmışlık, kandırılmışlıklarını arkada bırakarak hiçbirini düşünmeden, çok konuşmadan, çok hissetmeden ve üzülmeden geçirebileği imkansız olan ve imkansız olduğu kadar kaderinin eline teslim edilmiş olan geleceğini düşündü. aklına çiçekler geldi, dalından koparılmamış, mis kokulu güller, papatyalar, isyan kokan mor menekşeler.
şimdi biliyor. ama ilk kez sabretmesi lazım, ve diğerlerinin de kurtuluş öyle ya da böyle çok yakın...
gözü tekrar açıldı, sanki ikinci kez izlediği bir filmmiş gibi karanlığı süzdü inceden
karanlık, siyah, her yer. öyle bir boşluk ki.. belki bir duyan olur diye bağırdı, ama boşluk sesini bile yutuyor, yankısı bile gelmedi...
bu gitmeler ve gelmeler arasında ne yapacağını bilmeden durdu, saatlerce olduğunu düşündü ama günlerce,
hayatı böyunca bir boşlukta yaşamamış mıydı sanki, hepimiz öyle değil miyiz zaten. anlamsız gelen gerçekti, gerçek artık çok uzakta ve gerçekleştirebileceği tek imkansızlık kendisi.
kaybolmak istiyor ama bu sefer yalnızlığında değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder