20100627

kocaman kocaman dörtlü

en son ne zaman olmuştu böyle hissetmeyeli... bilemiyorum, ellerim titriyor aklıma geldikçe... heyecandan uyuyamadım... neşeli bileklerimle koşturuyorum şimdi; gerçekten ve gerçekten arkasını düşünmeden yapıyorum tüm bunları... zerre kadar kırıklık yok içimde, kimseye. sonunda buldum nasıl olsa kendimi, gerisi kendiliğinden oluveriyor işte, seviyorum, seviliyorum, gariptir yalnız kalmamaya başladım, acep nedendir, dostların sofrasındayım, lezzetini unutmuşum...

evet bugece büyük dörtlü var, boynum ağrıyor ve galiba geceleyin kopacak... iki biraya bakar hehehehe...

20100626

sonisphere

ramştayn neydi be, yok böyle birşey arkadaş ve biliyorum normalin altındaydılar dün... sabırsızlanıyorum pazar günü için, dost sofrasında demleniyorum, koynumda vajina kokusunu kahve kokusuyla kapatıp tekrar içiyorum, hiç birşey umrumda değil fantastik dörtlüyü bekliyorum, yıllardır dinlemesem bile, sırf oradaydım heyecanı bile yetiyor canıma...

neyin silsilesi

''yaralanma ömrüm çok uzamış sanırım''

yaşam tuhaf, ve de güzel...

ama hayat bize mutlu olma şansı vermedi işte...

bu sayfayı saçma sapan duygusal karalamalarla doldururken içimden fırlayıp dörtnala yaşamaya başlayan adamı tanımaz oldum bir yandan da... mutluyum sebepsiz... yıllarca duyduğum saçmalığın ta kendisini yaşıyorum, anı yaşıyorum kısaca... iki hafta içinde dördüncü şehrimdeyim beşincinin yollarını açıyorum...

insanlar tanıyorum, gülümsüyorum sonra kadınlar tanıyorum, ben çirkin bir adamım diyorum. anlatamıyorum galiba, baktıkları yerden güzel geliyor, ışıktan heralde...arkadaşlarımı görüyorum, epeydir ihmal ettiklerimi yenileriyle harmanlayıp hayatımı renklendiriyorum, bağımlılıklarımdan tamamen uzağım artık, sadece içiyorum... bağlanmıyorum mesela, kokular karışıyor ruhuma, farklı farklı... çok sevdim be abi, ve şimdi seviliyorum galiba, güzel.

bir fotoğrafa bakar buluyorum kendimi, çok güzel... gerçekten... sevişmek gibi işte, ruhumda taşıyorum, o yüzden her seferinde daha güzel oluyor...

20100620

babalar günü...

baba
babalar günün kutlu olsun ama... aması çok işte...

denemeler

tesadüf

çok eski bir sokakta ilerliyordum neşeli, kafam eğik kulağıma pek sevdiğim bir şarkı ilişirken;

''sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız''

biriyle çarpışır oldum kafamı kaldırdım, boğazım düğümlendi... göz göze geldik, gözleri, alev alev yanıyordu, ciğerlerim tutuştu... karanlıktı ela gözleri, büyüyen bir karanlık ve ben içinde cayır cayır yanıyordum, nefes alamadığım her an biraz daha düşüyordum karanlığına, her an bir yumruk gelecek beklentisi vardı zihnimin bir köşesinde. ve o köşe başında gözlerimiz kenetlenmişti ötekininkine...

''sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız, kirpiklerimde çırpınan tuzlu gözyaşımda, ihanetin adı yok...''

yok böyle birşey... olamaz... bugün değildir en azından... gözümü kırpamıyorum bir hayalse kaybolmasın diye bir yandan korkarak... deli gibi çırpınıyor diyeceğim kalbim ama düşürdüm galiba, yahut canlandı yeniden... karanlıkta yol gösteren yangınlara bakıyorum, yıllara verdi beni, gittim ötelere, çocuktuk daha, küçücük elleri vardı... hala küçükler galiba ama bakamıyorum... küçüktük daha ve küçük bedenlerimize ağır yükler, yaşlı ruhlar sıkıştırmıştık ve kocaman bir aşk... kırıldık... binlerce parçaya bölündük ve dağldık ve şimdi; binlerce parçamız yüzleşiyor...

bir kese kağıdı değilim şimdi onun için, tarihi geçmiş bir gazete kağıdıyım, sarıldığım aşkın besin değerinden çok, üzerine akıttğım mürekkep önemli, kirletiyorum, kirletmiştim çok...

ellerim titriyor, bakamıyorum ama galiba onunkiler de... ama öfkeden diyorum ve yine kayboluyorum o gözlerde, yanıyorum cayır cayır, ben yanmaktan çok korkarım...

merhaba, diyor
kekeliyemiyorum bile, ilmik geçirilmiş boğazım kurumuş ve galiba az önce öldüm ama henüz farketmiş değilim...
ince bir gülümseme, kibarlıktan, yüzünde, nasılsın? diyor
bıraktığın gibi diyemiyorum çünkü değilim sadece yüreğim bıraktığı gibi kırık yine...
iyi, sen?
gözleri, yine yuvarlak, aman tanrım, kokusu sarıyor dört yanımı ve çember daralmakta hissediyorum birazdan acı bir tokat yiyeceğim suratımın tam ortasına... bekliyorum yani böyle birşey... gelmiyor...
iyiyim...
hala gözünü kırpmamış ben galiba hipnotize oldum, biri beni uyandırsın. iyiden mallaştım çünkü... bir kahve içelim mi demem lazım biliyorum, ama ben böyle şeyleri beceremem ki...

20100617

ustalara saygı...

can yücel - bağlanmayacaksın

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

george luis borges - anlar

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum!..

kopyalayıp yapıştırdığım ve birbirinin tamlayanı olan iki şiir yön verir oldu hayatıma. hep eksik birşey var derdim, aşkımda, sevgimde, şefkatimde, paylaşımda falan arardım. değilmiş ne sevdamdaymış, ne ailemde, ne dostlarımda... bendeymiş eksik, benmişim... hiç düşünmemişim aslında kendimi... hiç düşünmemişim beni hep vermişim... şimdi anladım ve bıraktım bir anda, sadece ''bir an''da bıraktım esaretimi... özgürlükte buldum kendimi, belki eskisi gibi belkide yeni bir ben gibi...

ciğerlerime şimdi denizi dolduruyorum, gökyüzünü taşıyorum gözlerimde, günlü güneşli, yaşıyorum işte içimden geldiği gibi, seviyorum işte, seviyorum ulan diye bağırıyorum sarhoşken, neyi diye soruyor bir şarapçı, yaşamı diyorum, yaşamayı daha ne bıraktım ki geride hep arta kalan benken, daha neler neler var işte bak... cam cama değil can cana yaşıyorum hayatı...

denemeler

deniz feneri

bir gemi yanaştı limanıma, bir sabaha karşı karanlıkta. veda ederken hilale, yıldıza, ışıklara, gencecik gözlerim parlıyordu alacakaranlıkta, kıyıda. gün doğduğunda, gidiyom dedim, geliyom o zaman dedi, düş peşime dedim...


dalga dalga geldi, oysa yalnız sanmıştım. zeytinyağlı bir peynir tabağı hazırladım, sıcacık çay ve sohbetimi katık yaptım verdim. çok güzeldi, güzellerdi hepsi, hepsinin yüzünde umutlar. anlat dedim, nereleri istersen, geldiğin gezdiğin neresi olursa anlat. anlattıkların benim olsun, ama sen değil, sen denizinsin benim değil öyle kal...
anlattı, o anlattıkça ben yaşlandım, anlattı... anlattıkça saçı sakalına karışmış yaşlanmış ben gözlerindeyken, bir an olsun durmadı, bazen acıdı ciğerim bazen çok sevindim... hüzünlü ama oynak bir türküydü söyledikleri, akşama doğru benim kadar yaşlı bir şarap çıkardım... akşam olduğunda düştük yine yola, gece söktüğünde uğurladım, bir daha buraya uğramayacak olsa da... ağladı ben gülümsedim...

ve bir gemi daha yanaştı limanıma, bir sabaha karşı karanlıkta. veda ederken hilale, yıldıza, ışıklara, gencecik gözlerim parlıyordu alacakaranlıkta, kıyıda. gün doğduğunda, gidiyom dedim, dur dur bekle geliyom hemen dedi, düş peşime dedim...

ince bir veda havası...

güneşin sofrasındayım
dostların arasındayım...

koyuluyorum yine yollara, gün battıktan sonra, karanlıkta... güzel günler gördüm dostların arasında, yahut öylesine biryerlerde, bu yazıyı yazma nedenim de duyduğum minnet zaten. müteşekkirim hepsine, gerçekten ihtiyacım olduğu anda, bir değil binlerce el ile tuttular ruhumu, ne derdim kaldı ne kederim. yaktım gemilerimi, dönüş yok artık geri desem yeridir, o derece, heheheee...

kafamı rahatlatırken ilham da aldım, zaten bir iki deneme de yazdım buradayken ve dahası da gelecek gibi, umarım içimde ölmeden onları da bir bedene büründürebilirim, gittikçe açık mektup halini alırken yazım, hayat ne zaman nerede nasıl... oluyor işte al sana al sana deyip birşeyler verip alıyor, sürekli bir alışveriş bu, önemli olan yüzdeki gülümseme işte, evet ona kimin ne zaman aşık olacağını bilemiyorsun, insanları daha çok seviyorum şimdi. yeni bir hayat için, ya da sadece monoton hayatı renklendirmek için ufak değişiklikler iyi gelir ve bu değişiklik beni köklerimden değiştirirken yine fakındayım özgürlüğün en güzel şarap olduğunun. kana kana içiyorum, bugün buradayım yarın başka bir şehirde bir sonraki gün bir başkasında sonra yine iş başında olacağım vaay güzel şey yaşamak. nice cefalar arasından, nice yaralar arasında sıyrılıp gelen ben daha bir güzel içiyorum sigaramı daha tatlı geliyor artık çok içtiğim o biralar...


güç alıyorum yine acılarımdan, ve yüzümdeki gülümseme daha da derinleşiyor şimdi... ben bir çukurda yalnız ölen o ihtiyarım, ben herşeyini kaybetmiş bir kocayım, ben okuyama hakkı elinden alınmış o öğrenciyim, ben çocukluğu şarapnel parçalarına yem edilmiş o savaş çocuğuyum, ben o ezilen kadınım, ben sömürüye karşı silah kuşanan ve bir kurşunun öne atlayan gerillayım, ilaç parası için dilenmek zorunda kalan insanım, atolyede dişini sıkarak çalışan işçiyim, ben aldatılmış sevgiliyim, ben o kefensiz yatanım, ben o iki lira para isteyen şarapçıyım, ben o sokak arasında ot kokusu arasında bir şeyler çalıp söyleyen gencim, bir köşede kendini kaybetmiş o tutunamayanım ben, ben işte tüm bunlarda kaybolanım sonrasında küllerinden doğanım ben...

20100616

denemeler

iblis

akşamdan kalmış damağımı soğuk bir birayla ıslatmaya çalışıyorum, insanlar var, insanlar, masamda bile, tanımıyorum. saniyelik bir deprem oluyor ruhumda. titriyorum, erkekliğimle değil, insanlığımla, vajina kokusunu silmeye çalışıyorum...

gözlerimi açtığımda bir kanepedeyim, her yerde wispler uçuşuyor, beyazlar, kıvılcım gibi, daireler çiziyorlar uçuşuyorlar ama düzensizler, yine de birbirlerine çarpmıyorlar... hayır, ben deli değilm... insanlar geliyor, insanlar, tanıdığım insanlar, oda doluyor birden. elim sakalıma gidiyor zira içicek sigara yok... hayat dramatik bir komedi oluyor ama her saniye elimden kayıp giden gençliğe insat izliyorum o filmi... kafam öne düşüyor gözlerim kapanıyor... başka bir yerde uyanıyorum ışıl ışıl, her taraf insan, yanımda da varlar... sıkılıyorum... yıllarca nasıl kendimi kandırmışım merak ediyorum, psikolojik gerilim filmi gibi izlemişim şu daracık sırça fanusumda... üzülmüyorum artık hiçbişeye, gerilmiyorum mesela, bir soğuk bira daha içiyorum, odamdayım, yalnızım, kafam güzel, sıcağa teslim olmadan bir bira daha içiyorum... karanlık, her yer, oda dönüyor, çakır keyif kafam değil, oda dönüyor hissediyorum, karanlık derinleşiyor, bir koku var, çok keskin, başka bir insan... oda da nefesini duyabiliyorum... kadın kokusu... o bir siren mi (Σειρήνες) acaba? peki neden hayattayım? kokusu? neden çekici değil... çünkü bir siren değil... dişleriyle karanlığı deliyor, bakışlarıyla değil, parlak sivri dişleriyle üzerime atlayan bir iblis, kanımı emmeye gelen bir vampir... boynumu kontrol ediyorumhala insanım, adamantin ve ya gümüş bişeyler arıyor gözüm yok, fakir odamda ancak şarabım var, tenime dokunmaya başladığında kalanını içiyorum, uzun tırnakları bedenimde geziniyor, buz gibi... korkuyorum, kasıklarım titriyor ve galiba ereksiyon geçiriyorum... titreneyen ellerimden süzülüyor şarap şişesi, odanın zeminiyle sevişiyor, güzel bir kadının kollarındaki erkek gibi dağılıyor, ayaklarımıza batıyor, diğer elim karanlık içinde sigaraya doğru bir maceraya başlıyor... pek de uzun sürmedi, ilk çıkan engel onu bertaraf etti, şimdi onun bedeninde geziniyor, dişleri, bana doğru atılan bir kaplan gibi ve şarabımın tadına bakıyor, hiçbirşey hissetmiyorum göğsümün sol yanında iki çift diş var, kana kana içiyor ve ben ölüyorum, yavaş yavaş...

akşamdan kalmış damağımı soğuk bir birayla ıslatıyordum, insanlar var, insanlar, masamda bile, tanımıyorum... saniyelik bir deprem oluyor ruhumda. titriyorum, erkekliğimle değil, açlığımla... parfümleri değil beni çeken...

20100614

denemeler

o eski anlar

başka bir sigarayla kahvaltımı ediyordum, kapı çaldı, sonra içeri girdi... burada bıraktığı günahlarını almaya gelmişti, göz göze geldik, sandalyemde oturuyordum, sigarama baktı, göz göze geldik, bir sigara uzattım...

aşk yüzünden diyesim geldi çalmaya başladığında gülümsedim, ne oldu nedi? kime dedim? sustu, yüzü kızarmaya başlamıştı ben sıkılmaya başladığımda... bir kaç şey söyledi, duydum ama pek dinlemedim, benden cevap bekler bakarken bana, sonra birşeyler daha dedi; o lekeler çıkacak mı peki hayatımızdan dedim, yüzüme baktı cevap vermedi... ayağı kalktı, ceylan gibi dediklerinden işte, ince, vücut hatları tahrik edici, masanın yanına geldi, bir yumruk bekliyordum. ama olmadı, yatağın üstündeki oyuncak ayıyı attı suratıma, gülümsedi, evet dedim galiba oralarda bir yerde bırakmıştın günahlarımızı... geceden artmış şaraptan yudumladım, kalbim hızlandı birden, yavaşlasın diye bir sigara daha yaktım, o da istedi, sen sigara içmezdin dedim... sustu, derin derin ciğerlerini doyururken tütün yanığına...

göz göze geldik... oyun oynamak ister bir hali vardı, bu sefer de karşı çıkmadım, tenimden akarken günahlarım hala, bir sigara daha yaktım, ve yukarı en yukarı üfürdüm, bana bakıyordu, sustum, konuşmadı ve unuttuk...

20100611

gemi...



sulara atmışım kendimi yelkenlerim düşmüş, sarhoş olmaktan değil ayık olmaktan işte, genç öfkemi sulara vurmaktan, küfürler düzmekten,unutmaktan, unutulmaktan işte deliyiz gaiba biraz...

ama eskiler iyidir...

ceplerimde oyuncaklarımla ağladığım günlerin hani o eskilerin değerini yeni yeni silmkteyim hayatımdan. yenilikçi bi adam değilim pek, imla hatalarımı bile değiştirmem, noktasını virgülüne sokayım der geçerim...
ama eskiler iyidir, hatırlanabilir, hatta gülümsetir '' vay be '' ler dedirtir ya hani işte o yüzden iyidir yeniler hep acıtıyor artık. ısınamıyorum bir türlü, ne olursa olsun bir parçamı alıp götürüyor ve ben şimdi kendimi o eskilerin değerini silerken buluyorum hayatımdan...
bir sefarad aklımı başımdan alırdı eskiden şimdi öylece dinliyorum, kadın kokusunda aramıyorum artık aşkın anlamını, hayatı sokakta hemde bilmediğim sokaklarda yaşıyorum, bağlanmamaya çabalıyorum hiçbirşeye, kanserli hücrelerimin sürekli devinim içinde kanımda yüreğimde ve beynimde devrimler yaptığı kabullendim artık, özlemiyorum eskileri. bir akşam vakti eğleniyorum. rekorlarımı kırıyorum öğleden başladığım geceye uzamış biralarımda...
tenimde ki vajina kokusunu kapatmak için kullanıyorum tütün yanığını, külleri yadırıyorum ömrüme vebiliyorum sanki oraları oradakileri gidilmiş yollarımdan ardıma bile bakamazken dönmek çabası da kalmamış içimde. gidenler diyeceğim giden hiç olmamış ki aslında... gemileri yakmışım çoktan, tükenmişim. aklıma geleni yapabilmenin özgürlüğünü vermişim, teslim olmuşum...

eskisi gibidik duruyorum şimdi, dimdik yürüyorum, sesim daha gür değil belki ama bakışlarım keskin, eskisi gibi, daha bir boşverirken hayata daha bir sarılıyorum... herhangi bir limanda onlarca biradan sonra tanımadığım bir saçın kokusu ile sızmaya başlarken, sidik kokusuyla eskilerin değerini siliyorum hayatımdan, yavaş yavaş; elimde kalanın oyuncaklarım olduğunu bilerek...

20100609

kalın italik fontlu bir başlık...

göt kadar karanlık sayılabilecek, içinde yatağından başka bağlanabileceği birşeyi bulunmayan odadan bozma evinde otururken birden sigara yakma isteği... batmış güneşlerin ardından kararmış hayatında bir kül ateşi görme isteği... açlığa inat... paketinde üç tane sigarası kalmış, üçünüde yakacak birazdan, yeni bir paketi alamayacak olsa bile...

ilk sigarasını yaktı, elinden geldiği kadarını yaptığını düşündü, yapmaya çalışıyordu... çabalıyordu bu engin denizde boğulmamaya... bir ara sokakta ya da bir kadehte paylaşıyordu işte... hayatı bir kısa sigara zamanına indirgemeye çalıştığını farketti, isteklerini düşündü, hüzünleri, ağıtları ve az da olsa mutlulukları... özgürlükleri düşündü, hep ama hep bağlandığı birşeyleri çıkarmaya çalışarak aklından... günlerdir toza bulanmış ağzı açık köpek öldüreni farketti alçak yatağının başucunda bir yerinde, düşünmeden dikti kafasına, kanının alkolle ıslanışını düşünüyordu ilk sigara bittiğinde, ve bir dali tablosunda uçurum gibi birşey düşüyordu, bir kadına...

ve bir kadına düşmüştü ikinci sigarasını yaktığında... bir kadına, bir kadında buluyordu şimdi kendini duman nefes nefes beynine dolarken, birazcıkta isyan mevcut galiba... br kadına bkıyordu, güzelliği düşünüyordu, yüzünde, gözlerinde ya da vücut ölçülerine sığdırmadan o en gin coğrafyayı düşünüyordu, bir buz dağının yüzeyde kalan kısmı onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu, ruhu kirlenmemiş olmalıydı, şarabın tadına varır oldu kadını ve kadın vücudunda kayboluşunu düşlerken... kayboluyordu buzdağının yamaçlarında suyun binlerce metre aşağısında... herhangi bir yer de o kadının kokusu sarmaya başlamıştı ruhunu, vücudunun belki narin belki kaba hatlarını hissetmeye çalışıyordu şarap şişesini kavramış parmaklarının ucunda, diz kapağını saran diğer avucunda, ucunda tütün tüterken hala... tutkuyu hissediyordu, o kadına sahip oluşunu değil, o kadında kendini kaybedişini... çorak toprakları kutsal yağmurlarıyla sulayışını değil o kadını kadın olarak sevişini, kadınlığını verebilmeyi, kadın gibi hissettirmeyi düşünüyordu arkasından sarılmış ensesinden koynuna doğru kokladığını düşünrken, şarabı daha sıkı tıtmaya başladı, bir yudumdan sonra o kadının titreyişini hissetti kırık, eskimiş yüreğinde... ve yine düşüyordu orgazmdan bir kara boşluğa, üçüncü sigarayı yakarken...

herhangi bir şeyi, hayal etmeyi örneğin, tam yapmış olmanın verdiği bir huzur ile derin derin soluyordu dumanı, daha bir lezzetli geliyordu şimdi şarap... yangın vardı şimdi ruhunun en köhne yerlerinde... yanıyordu cayır cayır, tatlı bir kaç söz duyar gibi oldu, pişmandı biraz, üzgündü, ve o koku çok çok eski, bir küçük şehrin küçücük bir sokağında bıraktığı, hani o apartman daireside, betonların içinde, ah o koku... çok başka birşeydi bu... gözleri doldu ve ister istemez bir türkü dökülmeye başladı incecik dudaklarının arasından başı az önce söndürdüğü üçüncü sigarası ve şarap yüzünden hafiften dönerken ruhu da yangınlar içinde bir bozkır coğrafya iken...


ölmeden o, sonu gelemez ki bu hikayenin...

20100604

evden çıkmadan

içim yanıyor içim
içim yanıyor gördükçe dökülen kanları
ağlayamıyorum artık
artıkın yapamıyorum bazı şeyleri
ve gördükçe elimde kalanın yalnız direniş olduğunu
yine ağlıyamıyorum
içim gidiyor içim
ve onlara yolluyorum bu türkümü
dinleyin, dinleyin bakın işte
bende burada hala işte
içim yanıyor içim
içim yanıyor mutluluktan isyanları gördükçe....
koşun çocuklar koşun zafer bizi bekliyor...

20100603

it dirseği...

gözlerimi kapatıyor, birini değil ikisini birden. göremiyorum, bir ara sokağa düşüyor yolum, sonra birden bir tren yolu kenarına, şimdi kurumuş olan bir sel yatağına... sazlıkların ortasında... gözlerimi kapatıyor, göremiyorum hiçbirşeyi, insanları örneğin...

sonra orada yaşananları hissetmek düşüyor payıma
acıyor ruhum, ciğerimde hissediyorum, tanrı olsa gerek tek eliyle göğüs kafesimde ne varsa büzüştürüyor, yanıyorum...
yanıyor bedenim
ruhum aman aman

sen yoksun
bilmiyorsun
bir gece bir parça ekmek ve yanında su ile öğreniyorum aslında bende
elim yine sigaraya gidiyor
hatta bir de şarap olsa ya... yalnız ölmek istemiyorum...

beni al!

al beni
tek başıma ölmek istemiyorum
al beni
kürdan gibi parmaklarım toprağı tırmalarken
kanarken yüreğim
kanarken ellerim
al beni
al beni

sal beni
eğer olurda bir gün kıra düşerse yolum
sal beni
küle ve şarapnel parçasına doymuş mavi göklere
sal beni
hani olur da geri dönemez diye sararken ruhunu düşünceler
toprağa sal beni
ama yalnız değil, hayır değil...

bul beni,
al beni,
etim toprak olmuşken
sal beni,
ben yatarken orada, sen
yanarken cayır cayır
sal beni, artık aydınlanmayacak gükyüzüne...