20100826

denemeler

şarap

bir elinde kırık bir şarap şişesi vardı, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat onu son kez yüzüstü bırakmıştı...

tanırdım, iyi adamdı, evsizdi, elbiseleri yırtık, sakalsız ve kirliydi... arada oturup içerdik beraber. o bir köpek öldürendi bense üzüm suyu bile değildim. arada gazete kağıdına sarılmış ot çıkarırdı cebinden, nereden bulduğunu sormazdım, sarardı, içerdik. sakalının arasından hayat akardı şarap içerken. arada nereden bulduğunu bilmediğim ekmek arası bir şeyler yerdik, kaldırımlar şahit olurken ben olmadık hiç, aramızda ben yoktu bizdik, azığımızla, aşklarımızla, acılarımızla...

sonra sonra büyürken ayrı düştü karanlık yollarım daha karanlık ve dikenli yollarından. büyümeye başladıkça daha iyi anlardım şarap içerken boşluğu delen gözlerin altından sakalından damlayan anıları...

eve dönüş yoluydu, aklımda sorunlu hayaller, su kaynatmış anılar vardı, torbamda altı şişe köpeköldüren, biraz biraz da ot vardı işte cebimin bir yerinde arap çarşafına hasret yolculuk ediyordu benimle... önce sirenleri duydum , korktum... korkmalıymışım.. olay mahali inceleme ekiplerinin araçları arasından kalabalığa karışmaya çalışırken emniyet şeritlerinin altından ayaklarımın arasından süzülen kanı gördüm...

yatıyordu onca insan arasında yalnız, yatıyordu sessiz... geceye bakan serin bir akşam vaktinde, gözlerimde beliren anıları, sesiyle, bakışları, şiirleri ve türküleriyle... sakalından bildim, yatıyordu bebeksi saflığı ve dostluğuyla üstünde uyumaya alışkın olduğu kaldırımın köşesinde. bir uzun havaydı o an hayatım, çorak toprakların ezilmiş, yüreği yanık bir halkın, bahtsız, ağlamaklı ama gururlu bir evsizdi...

farkında değildim elimden kayarken ona rezerve edilmiş köpek öldürenler, sonra kanına karışarak aktılar aşağıya karanlığa, sonrası gözlerimden aktı anılara karışmış sarhoşluğum, yemyeşil dağlara hasret yüreğim kadim güneşini kaybetmişti, en eski en yaşlı dostunu... ve bu böyle olmamalıydı, annemi aradığımdan annemden önce sorduğum dostumdu...

ondan ayrılırken ellerimizde bitmek üzere olan ama beraber içilmiş şarap şişelerimiz vardı, ağlamıştık, sözleşmiştik tekrar birlikte ağlamaya... ve ben yalnız ağlarken bu genç bedenimin yorgun yüreği ağırlaştı birden, önce göğsüm bir teneke kutu gibi burkuldu sonra hayallerim, dostumun kanına düşerken açık kalmış gözleriyle karşılaştım karanlık sokağın asfaltında, ağlıyordu...

ve sözleştiğimiz gibi ağlarken yine beraber - son kez; ben yolda o ise kaldırımda bir elinde kırık bir şarap şişesi, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat bizi son kez yüzüstü bırakmıştı...

20100822

requem for a dream...

en son yıllar evvel izlediğim bir filmin full thee soundtrack parçası yaraladı istemsiz beni..

spoiler vererek sonundan bir alıntı yapmak istiyoum şu an tam kullanamadığım ve bilmem kç dikişin bulunduğu koluma bakarak ve aynı zamanda bu parçayı dinleyerek. kemanlar haber programlarına bile piç edilmiş bir melodiyi çalarken hayatıma çıkarım yapmaktayım şu an... ço istediğim birşeyi yapmak için sarhoş olmayı beklemek gibi...

bazen ödenmiş bedeller ağır olur, çoğu zamanlar kişilerle öderiz bu bedelleri. bunlar önemlidir diye düşünürdüm hep, ama ya bizim benliklerimiz.. hep gidenlerin ardından el sallamak zorunda kalmış olan biz? hiç mi insan olmayı hak etmedik, anlaşılmayı, düşünülmeyi, severek sevişmeyi, unutulamamayı... şimdi şimdi aklımda canlanan bu filmin kapanış sahneleri anlatıyor bazı şeyleri aslında bağımlılık ne olursa olsu hissederek bağlanılınca bdeli hiç olmayacak kadar ağır oluyor. kolu kesilen bir bağımlı gibi, mal bulabilmek için onca sapkın insanların altında eğlence olan bir kadın gibi...

şimdi doğa özlemi çekerken ve oraya gitmek için saatler sayarken, yalnız olur mu düşüncesinden çok yaralarımı düşünürken, o kadar hayalimi verdiğim insanın buna bir tedavi olma çabası yokken içim acı dolu...

dikiş tutmaz ruhum kan kaybeden bedenime meze olurken şarap su gibi gitmekte... benimle olmayanlara bu şarkı, denali - lose me...

20100819

en öfkeli zaman

kendi anlatamazsın ki, yani anlamazlar uğraşmazlar... çok eskilerden bir şarkıyı buldum yine yani eski demiken yıllar önce dinlemiştim en son lise öğrencisiyken, o günlerimi özlemekle beraber, ankara aşkıyla tutşuyorum yine ve ankaralı ve ya değil insanları istemiyorum artık ankarayı istiyorum tüm ciddiyetiyle kadın kokusunu özledim ve şarkı girer;


bir sabah uyandım gitmişsin
beni içinin dışına itmişsin
inanmam sandım önce
bir sabah uyandım bitmişsin

nerdeysen orada kal
nerdeysen görünme bana,görünme bana
seni görecek yerlerim ağlıyor bugün
dokunma bana
seni sevecek yerlerim ağrıyor bugün

geceler üşüdüm sen yokken
ateşlerimi söndürüp gitmişsin
geriye döndüm derken
bir sabah uyandım bitmişsin

yoldan bulduğum bir intihar mektubu, sahibi yüreğimizde yatıyor...

ahh işte hayat;

parçalı bulutlu gözlerim okşamaya başladığında, yüreğimi farkettim, bitmişti bu kısacık yol, geri dönüşü yoktu artık, acı kahve kokusu kurumaya başlayan kan kokusuna karışmaya başladığında, şimdi şu anda bu sefil yaşamın çürümüş acısını hissediyorum... orada öyle otururken ve sanki hiç varolmamış gibi hissederken gözlerim bozdu ve kapkara bir fırtına başladı... ruhum yanarken bedenim sona kalan kanını da akıtmakta... aklımda çok eskiden kalma sözler ve anılarla ölüyorum... biri dışında hiçbir keşke geçmeden aklımdan, taze sayılacak bedenimin yorgun, ağır yaralı yüreğinin susmasını bekliyorum... göğüs kafesimden gelen çığlık artık fazla gelmekte... zira bedenimde taşımak için doğduğum yaralar ruhumu kendi kanımda boğmaya başladı...

zar zor yaktığım sigaram düştüğünde o kızıl kan birikintisine bende düşmüştüm, tunelin sonunda bir ışık göremesemde hayatım kadar karanlık olmayan o biinmedik diyarlarda yürümeye başladığımda anladım... yoktum artık ben, hiç varolmamış gibi giderken, ardımda bi çift bile yaşlı göz bırakmadan... yalnız, isyankar, aşık, kırgın giderken oralardan, o dünyalardan göçerken tarif edilemez acılarım yoldaşlık ediyordu gözyaşlarıma... bir ben vardım o yolda sonra birde 'o' nu unutamamış kendim ile genç bedebimle evrene karıştım... yanına postaladığım özlemim artık olmadığın o beton yığınlarında kaybolmuşken, sana yine elimde kalan son toprağımı vermek isterdim, belki çorak, belki ıssız ama tamamen senin için yaratılmış ve sana ait olan o son yürek parçasını, kanlı ellerimle vermek isterdim sana; gözlerine son kez bakarak... ela galiba...

ve ben öldüm, beni siz öldürmediniz, yapamazdınızda...
ve ben öldüm, sizin yarattığınız acılarımla lime lime ettim kendimi...
ve ben öldüm gözlerim açık, 'o' nu ararken yalnızlığımda...
ve ben öldüm, ardımda hiçbirşey bırakmadan; küskün, çocuk ve yalnız...