gözlerinden öperim diye yollamış yine dostum, yüreğine kurban...
"Camlar soğuktan damla damla buğulanmış
Bense soluk
ıssız
sonu mutluluğa ermeyecek
Ya da ermesini istemediğim
hayallerle başbaşayım.
Soğuktan damla damla buğulanmış camlarda
Ararım çocukluğumu
aç yattığım geceleri
Parasızlıktan ekmek arası
ekmek yediğim günleri
Aralarında kısa pantolonla koşturduğum
kerpiç-beton karması binaları
Kimbilir kaç ay taksitle alınmış ve taksitlerinin nasıl ödeneceği
meçhul sarı bisikletimi
Haram lokma geçmesin diye boğazımızdan babamın, annemin çırpınışlarını
Babaannemin sabun kokan iki göz evinde
kış geceleri pişirdiğimiz
Kestanenin yanmış kabuklarının kokusunu
Ve yine o sobalı iki göz evin soğuktan buğulanmış camları;
Ve yine ağlıyorum,
soğuktan buğulanmış cam gibi
Artık büyüdük, en hakikisini aldık
sevginin,
nefretin,
aşkın
ve isyanın...
Bundandır aklıma her gelişinde buğulanan camlar,
O iki gözde dımdızlak,
birbirine sokulmuş çocuklar,
Doyurmak için çocuklarını topraktan,
tuzdan,
yağdan
Ekmek yapan karanlık suretli, ak yürekli aç
analar görürüm.
Ve haykırırım içten içe,
Karanlık savaşlarda evlerinden olmuş mültecilere,
Tenini tecavüzler sonrası satmak zorunda kalan
Hayatını sahte orgazmlar ve bir paket sigara iki de
güzel sözle sürdüren kadınlara,
Analarının ak sütü gibi helal olup da,
Bir kez günyüzü görmemiş,
oyun oynayamamış
Çalışmak ve ölmek arasında gidip gelen çocuklara
Her an ölümün döşeğine yatacak kadar bitkin,
uykulu
ve sevdalı
Metalin ve gecenin soğukluğuyla kaskatı suratlı kınalı kuzulara
YETER!
Sürmez bu devran böyle
SÜRMEMELİ!
SÜRMEMELİ!
Biz ki anamızdan babamızdan almışız canımızı,
İsyanımız hep başka bir dünya için oldu,
Siz mi alacaksınız bu ahmaklıkla kanımızı...
Nesiller gelecek anlayacak ekmek kavgasının ne kutsal,
ne onurlu,
ne haklı
Mücadele olduğunu
Ve o gün anlayacaklar ki hiçbiri
Sizin dayattıklarınızla yaşamak zorunda değil
Atacaklar pire dolu yorganı sırtlarından
Yakacaklar sonra o yorganı, sizleri
Ve sonra yürüyecekler kendileri için, çocukları için
Üretmeye,
sevmeye,
isyan etmeye..."
20090801
güneş küsmüş... gözlerim ah gözlerim...
kumsaaatinden akan son kum tanesi olmuşum farkına varmadan...
ben hep sonuncuyum zaten, hep en arkada oturan, sıranın en sonunda dikilen, suyu son içen...
hayata da geç kalmışım, ya da çok erken başlamışım da yine sona düşmüşüm...
bir düşünce var aklından ya da düşünüş sistematiğinden hiç çıkaramıyorsun, kendin gerçeği varken ortada bu çarkları ve arasında ezlenleri düşünmeden edemiyorsun... esen yel olup koparmak istesende fırtınalar, olmuyor... duruluyorsun... o çarklar arasında ezilen biziz diyorsun, çarkları döndüren biziz, çarklar biziz peki kim onlar da bunların en tepesinde sömürür seni, hakkı var mıdır? sonra günü, güneşi görme tutkusuyla yola düşen, işkenceden geçenleri ve sen ölsen dahi bunu söyleyecek olanları düşündükçe, düşündükçe isyan edenleri, ellerinde taşla koşanları, elleri molotof kokan biraderleri bacılarını düşündükçe insan, yorulsa da tükense de ne sessiz kalabiliyor, ne de bir zehir gibi beynini kemiren bu tutkusundan vazgeçebiliyor, bir an birine değil yedi milyara aşık olduğunu hissediyor, sadece bir günün özlemiyle ayakta kalabiliyor, inanıyor- insanlar inanmadan yaşayamaz...
insan gibi hissediyorum işte aklıma bunlar gelince...
sonra seviyorum..
sonra özlüyorum...
sonra yetiyor bir fotoğraf imanıma, geberiyorum....
sonra ne kadar güçsüz ve çaresiz hissediyorum, yarınlarıma sarılıyorum, şafağıma, güneşime daha çok sarılıyorum.....
sonra dikenler batıyor bedenime, inecik süzülüyor kanlar...
sonrası yok işte hala yaşıyorum, her an mutlu olabilmek için çabalıyorum, mücadele edebilmek için hayaller kuruyorum, güçsüzüm, birşeyler eksik... peki ama ne? bu boş bedeni dolduracak ruh nereye kayboldu? bilmiyorum, belki de boğulmuştur, gözlerimin ışıldayacağı o günün hasretiyle, onun hasretiyle yaşıyorum hala... yaşamaya çalışıyorum...
insanım ben!
seviyorum ulan!
inadına isyan!?.
ben hep sonuncuyum zaten, hep en arkada oturan, sıranın en sonunda dikilen, suyu son içen...
hayata da geç kalmışım, ya da çok erken başlamışım da yine sona düşmüşüm...
bir düşünce var aklından ya da düşünüş sistematiğinden hiç çıkaramıyorsun, kendin gerçeği varken ortada bu çarkları ve arasında ezlenleri düşünmeden edemiyorsun... esen yel olup koparmak istesende fırtınalar, olmuyor... duruluyorsun... o çarklar arasında ezilen biziz diyorsun, çarkları döndüren biziz, çarklar biziz peki kim onlar da bunların en tepesinde sömürür seni, hakkı var mıdır? sonra günü, güneşi görme tutkusuyla yola düşen, işkenceden geçenleri ve sen ölsen dahi bunu söyleyecek olanları düşündükçe, düşündükçe isyan edenleri, ellerinde taşla koşanları, elleri molotof kokan biraderleri bacılarını düşündükçe insan, yorulsa da tükense de ne sessiz kalabiliyor, ne de bir zehir gibi beynini kemiren bu tutkusundan vazgeçebiliyor, bir an birine değil yedi milyara aşık olduğunu hissediyor, sadece bir günün özlemiyle ayakta kalabiliyor, inanıyor- insanlar inanmadan yaşayamaz...
insan gibi hissediyorum işte aklıma bunlar gelince...
sonra seviyorum..
sonra özlüyorum...
sonra yetiyor bir fotoğraf imanıma, geberiyorum....
sonra ne kadar güçsüz ve çaresiz hissediyorum, yarınlarıma sarılıyorum, şafağıma, güneşime daha çok sarılıyorum.....
sonra dikenler batıyor bedenime, inecik süzülüyor kanlar...
sonrası yok işte hala yaşıyorum, her an mutlu olabilmek için çabalıyorum, mücadele edebilmek için hayaller kuruyorum, güçsüzüm, birşeyler eksik... peki ama ne? bu boş bedeni dolduracak ruh nereye kayboldu? bilmiyorum, belki de boğulmuştur, gözlerimin ışıldayacağı o günün hasretiyle, onun hasretiyle yaşıyorum hala... yaşamaya çalışıyorum...
insanım ben!
seviyorum ulan!
inadına isyan!?.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)