gecenin karanlığını nadiren göz kırpan şimşekler bozmakta ve ben o karanlık soğukta ihtiyarla beraberim, ağlıyorum...
-neden ağlıyorsun evlat?
-herkesin ağlamak için sebebi yok mu?
-seni ağlatan ne?
boşver ihtiyar demek geliyor içimden, sesim kesiliyor... yerini hıçkırıklara bırakıyor. ve bir arabesk şarkı oluveriyor hayat. o an artık ruhum bedenimde değil, bunu hissediyorum... tüm benliğimle o karanlıkta kayboluyorum...
-sen ne içtin evlat?
-yok birşey içmedim ben, içmek istemiyorum...
-şarap al.
yüreğim ciğerlerimi parçalarcasına bağırıyor o an...
güneşli bir öğlen, sıkıntıların ardından onunlayım... şarap var, üstelik iki şişe... üstelik teki roze... eve geliyor, bilmiyor. şarapları görünce sarılıyor, öpüyor ve o dudakların arasından bir ses erişiyor içimde o bilinmedik yere; seni çok seviyorum...
-bu yağmurda dışarda ne işin var evlat derdin ne?
-yok bir derdim dayı, senin ne işin var dışarda bu yağmurda?
-benim evim burası evlat misafir gelen sensin...
o an deplasmandayım, böyle hissediyorum bir an önce ölmek gibi bir istek var içimde...
bir gece misafirim bana çok uzak olan bir eve. bir gece işte sıradan olması gereken, aylardan çok önceleri olsa da günlerden on sekiz ve o gün reşitiz... ve dudaklarımda bir sıcaklık... bana ait olmayan ama benim olmak isteyen... korkmuyorum bu sefer, bir boşlukta değilim üstelik, neler kaybedeceğim umrumda değil sonra ne kadar üzüleceğim de... ve dudaklarım ıslanıyor. ve o gün aşk yeni bir anlam kazanıyor benim için, insan olmak istediği için aşık olmuyor, aşk onun olmak istediğinde elbet yakasına yapışıyor adamın...
-beni tanıyor musun sen evlat?
-evet... peki sen beni hatırladın mı?
-hımm galiba hatırladım, sen hep böyle zırlar mısın? yoksa hep fırtınalarda mı denk geliyor yollarımız?
-bilmiyorum... tesadüf işte..
hıçkırıklarım ikinci bir cümleye gerek kalmadan çığırmaya başlıyor yine...
çok sevdiğim bir dostum var, misafir gelmiş çok uzaklardan ve biz bizeyiz... sonbahar, darbenin yıldönümü... sonra bir sağanak başlıyor, şimşekler yıldırımlar... onunla göz göze geliyoruz; hiç haz etmem ama o yağmuru çok seviyor... üstümüzde penyelerle dışarda koşarken buluyoruz kendimizi... yollar asfalt, asfalt ıslak, ıslak ki ne ıslak, nehir gibi akıyor ayaklarımızın dibinden... buz gibi kesiyor tropik iklimin sonbahar yağmuru; öpüşüyoruz, sıcacık, tutkuyla...
-ağla evlat ağla...
hıçıkırıklarım arasından yarım ağız konuşabiliyorum....
-yaşamak istemiyorum artık...
-neden?
cevap verecek gücüm yok, o yağmurlar sokaklara mı gözüme mi yağıyor ayırt edecek durumda değilim o an...
-evlat neden? daha genceciksin? birini mi kaybettin? aşık mısın, sevgilinden mi ayrıldın?
bir şubat gecesi, aşığım...kötü bir haberle sarsılıyoruz... mümkün olduğunca çabalıyorum... iyi olmuyor hiçbirşey sanki... işimden emrivaki izin alıyorum ve karlı olmasını bile bekleyemeyeceğim bir ankara yolculuğu başlıyor... kabullenebilsem de, ölümleri hiç sevmem...
-bilmiyorum dayı...
-evlat... daha yaşayacağın çok şey var...
-son görüştğümüzde de aynısı söylemiştin... yıllar oldu...
-bana bak evlat, sence sen mi daha çok şey yapabilirsin ben mi?
-haklısın
-üzülmek hakkın üzül ama bunu böyle yapma...
bir kış akşamı... gitme kararı alıyor, benden gideceğini bilmeden tamam diyorum üstelik ardından gideceğim bende ama biraz sonra...
-bak evlat sen gençsin, şarap sana daha tatlı gelir, arkadaş edin biraz, gez toz çalış ne yapmak istiyorsan o an ne yapman gerekiyorsa yap evlat burada öldürme zamanını bir gün ölürken gerçekten bu zamanların saniyelerini bile arayacaksın...
-doğru diyorsun dayı ama işte gel de anlat bu yüreğe...
bir bahar akşamı geceye kavuşmak üzere, işten dönmüşüm, ellerimde çikolatalar şarap ve mumla beni bekliyor, içiyoruz, sevişiyoruz... seviyoruz, deliler gibi... bir kaç saat sonra sevdiğimiz bir adamın konserine gidcek olmamı o anı daha da anlamlı kılıyor ve dudaklarımız daha bir tutkuyla değiyor birbirine... ve en çok love song u seviyoruz...
-bak evlat gün gelecek, okulun bitip işe başlayacaksın, evleneceksin hayatın bir düzene girecek, o zaman çok daha güzel olacak, çocukların olacak
birşeyler söylemek istiyorum ama derman yok ne dilimde ne yüreğimde...
ayın beşi, zor zamanlara daha çok var ve ben çok heyecanlıyım ilk kez elimde bir fırsat var ve bunu değerlendireceğim, çok yaratıcı sayılmam belki ama güzel olduğunu düşünmekteyim... bir çift çorabını alıyorum, güzel ve eski olanlarını seçiyorum, onlardan kukla yapacağım... heyecanlıyım, çok hem de... çünkü bu çok farklı... bir çift yüzük alıyorum, o zaman para sıkıntım yok hiçbir şeyin de eksik olmasını istemiyorum... ve o geceye herşey hazır, beni evde ve şarapla bekliyor... işten çıkıyorum eve geç kalıyorum... o uyuyor, mum ışığında; o kadar güzel ki... uyandırdığımda kızıyor geç kaldığım içim, süprizden haberi yok... içeri gidiyor... geldiğinde yalnız değilim; kuklalarımız var ve ona benim ağzımdan ilan ı aşk ediyorlar, yüzüğü verirken havalanır gibiler, mutluluktan...
-evlenmek falan istemiyorum...
-daha dur evlat çok gençsin...
-çok şey götürdü kadınlar bende, öyle ki bana birşey kalmadı...
-haha, öyle mi? bu bana bir yerlerden tanıdık geldi...
-şimdi onun yanında olmam lazımdı... şarap içiyor olmamız...
-peki neden buradasın?
-bilemiyorum, gidiyor artık... gerçekten...
-neden onu son kez görmüyorsun da burada ağlıyorsun?
-zırıl zırıl ağlamak istemiyorum, beni böyle hatırlasın istemiyorum... ve ona söyleyemiyorum...
artık birşeyler için çok geç olmuştu, yazdan kalma sonbahar aylarından birinde, o orda olmayı çok sevdiğimiz falezde şarap içiyorduk... deli gibi ağlıyorduk... özlüyorduk yıktığımız herşeyi... sevgimize üzülüyorduk... ve deniz o koyu gri fırtına havasında hiç bu kadar karanlık olmamıştı, sanki gözyaşlarımızla büyüyordu... sözler verdik... sözler söyledik, öpüştük... son kez olacağını düşünerek... gidiyordu... bitecekti artık herşey...
-ama yanında olmak istiyorsun?
-evet
-ve aşıksın?
-kesinlikle...
hıçkırıklarım sözümün son bulmasını bitirmemi sağladı...
-bu kadar da zorlama istersen kendini evlat
-benden aldıklarını geri versin...
-sen ona verebilecek misin ondan aldıklarını...
ağlıyorum durmadan...
ve bir şimşek çakıyor, cam parlıyor, ihtiyarın yansımasını görüyorum gözgözeyiz, hemen ardı sıra gelen bir şimşek biraz daha aydınlık... ihtiyarla aynı kişiyiz... sarhoş olup ölmek istiyorum, bir an evvel...
ıslanmışım üşüyorum... gecenin bir yarısı o zifiri karanlıkta nadiren göz kırpan şimşekler dengemi bozmakta ve ben o karanlık soğukta kendimle beraberim, ağlıyorum... deliler gibi özlüyorum, deliler gibi seviyorum... ama o bunu bilmiyor...