20090715

Bir varmış, bir yokmuş...

öyle bir çocuk varmış işte, kendi içine sığdırmaya çalışırken dünyanın ben olduğunu zannedermiş... sonra birden sil düğmesi bulmuş işte bir sahaftan. sadece konuşarak anlatabilmekmiş aslında düşündüklerini, ama kelimelere zincirlenmiş cümlelerini her azad ettiğinde en yakın arkadaşı mutsuzluk çıkagelirmiş, sorunlar ve dertler...

gelecek hayalini bırakmış farkında olmadan soğuk, karlı bir ankara öğlesinde, koyuvermiş kendini ortaya, bir parçasını bile bulamaz olmuş artık, oysa kendi binlerce parçaya bölünüp dağılmış şehrin uçsuz bucaksız köşelerine, her biri küçücük bir bakış ararken ölmüş... sonra cansız bedeniyle yürüyor işte o kısmını biliyorsun, çocukluğundan beri yaşıyorsun aslında, bulup kaybetmelerle dolu bir oyun bu, adı: hayat... isyan kelimesi içindeki ateşin yanında kıvılcım bile olamazken konuşamazken, anlatamazken, düşünüp düşünüp ağlamakta yeşeriverir birden ufacık minicik bir fide, küçücük ellerinin hayali sarar benliği, benliğinde ve pek çok beden de yaşamaya başlar birden ama o değildir, yaşatırsın yine de, ille de... o'dur...

çok uzakta beklerken, ölümü tatmak; gözlerinden akar, tuzludur, damarlarında da dolaşan olur, sıcaktır, içini ısıtır, yaşadığını hissedersin....

ama bu yağmur o uzaklardan çağırmaz; gelirsen severim de demez, paranoyak hayallerini ıslatır, sevinirsin...

evet güzeldir mutlusundur, sigaranın külleri gibi birden birikir... bir öpücük yeter açık yaralarıma; korkma acıtmaz, kırmaz, zehirlemez... en güzel hikayemsin aslında...

işkence de olsa bazen, duymuyorsun, depremler var göğsümde, senin için, sen kimsin peki? nerdesin? ne yapıyorsun? ne düşünüyorsun? dakikada 160 atıyorum senin için bilmiyorsun... attım çıkınımı, bak kapının yanında duruyor, gitmek istiyorum, bilmiyorlar gidiyorum. çelik alaşımlı ufak bir metal parçası kadar hızlı olmayacak gidişim, boş bakışlarında ki durgunluk kadar yavaş da olmayacak... sevmeye karartmışken gözlerimi içimden gelen çığlıklara ve gözyaşlarına boğuluyorum şimdi, ama sen değil... üst komşu duymakta yakarışımı... bir bardak su içirselerde geçmiyor işte krizlerin... bir yerden sonra acıtmazdı hani? ya sen? önce? vvvee sonraaa hem de az sonra...

peki ne olacak? üzülecek misin peki? hatırlayacak mısın ha? zor demeye bile gücün yetmezken ve ancak kendinden korkarken bunu duyamıyorsun, bu silik bir silüet, benim gözlerim açıktır belki net görebiliyorum, ama siz göremiyorsunuz ki... inanmaya gücün yok değil mi? aslında çok basit, bir hafta geçmeden yerime yenisini koyabilcekken...

ağır bir romandan esinlenmişti beni yaratırken, ama bu bünyeye bu kadar ağır yük fazlaydı, kestiremedi, o kadar da mükemmel olmadığının farkındadır belki, belki iki kadeh içerek izliyordur şaheserini... üzlme benim için yakındır yanına geliyorum...

''umursamayacaklar bile, oysa biz, kolcular terk etmek zorunda kaldığımız topraklara, halklara duyduğumuz aşkla onlara her seferinde koşarken, siyah pelerinlerimiz içinde sadece silahları görürken, biz onurumuz ve sadakatimizle, o ürkek bakışlar arasında kalelere yürüyoruz... bu hikeyin sonunu bilsek de gidiyoruz...birbirimizle göz göze geldiğimizde umutsuzluğumuzu saklamaya çalışsak da mutsuluk faktörü var, kaçmıyor... kaçıramıyoruz ruhlarımızdan... lanetlenmişiz... hiç bir hikaye de, türkü de adımız geçmese de bedenleri sonsuza ulaştırırken bıraktık izimizi bu dünyaya... uğruna öldüğümüz insanlar bizi unutmuşken sırtımızda taşıdık ölülerimizi...''



ve ne oldu?..

güzeller çirkin, iyiler ve çirkinler gitmiş oldu...

sana feda edebilirim onca duygumu
al senin olsunlar,
tüm cümlelerim,
son kez düşüyoruz işte bak! şafağa bak!..

izle, yüreğimden akanla boyamışım şafağımı
senin için ağlamışım
köpük köpük vuruyor kıyıya gözyaşlarım
adımı söyleme...

içimde esen yel ol,
kavur tenimi, bedenimi
git git gidebildiğin yere
özgür bırak kendini

hayır hayır ağlamıyorum gözüme duman kaçtı,
yettiği yere kadar
nefesim tükenene kadar koşarım yine
sonra yine durmam yürürüm...

bedeninde kaybederken kendimi
kaybettiğim çok şeyi buldum
kanatların yoktu belki ama boynuzların olmasına da izin vermedim
uçamadın belki düştün, ne yapalım ben hep yürüdüm
o gecenin şafağında bıraktım aslında seni...


bilmiyorum artık ne kutsal ne değerli... ben en çok neyi sevdim, seni neyde yaşattım? göğsümdeki, yüzümde ki bu yaralar da ne? bu bir masal değil miydi? bitmiş olamaz.... çok şey var daha paylaşacak, cebimde çok fazla var verebileceğim cevher... yeter ki öldürme, yaşamama izin ver, ama sevginle ve onurlu... sakın deme artık olamaz, sende yüreğini yokla; onca şeyi yapabilen sen değil miydin? hani o parkta? ya da bir nefes çekebilmek için göz göze geldimiz de hayır diye bildiğinde?

yalan mı oldu hepsi...
eğer bir anlamı varsa diye beklerken bu sabahların ve gecelerin...
neden bu şarkıyı şimd dinliyorum zannediyorsun ki? ama şimdi ve daima bilmiyorsun ve bilmeyeceksin... kafama dayadığım namnu, horozun düşmesini bekliyor sabırsızlıla, senin gibi... duvara yansıyınca beynimin silüeti umarım mutlu olsun... senin için...

Hiç yorum yok: