20090731

Eskimeyen dosttan mektup...

''Evet bizler çok küçük hastalardık hep dediğin gibi ve belki de öyle kalmaya devam edeceğiz ama içimizdeki bizi aşan sevdayı ne yapacağımızı merak ediyorum. Çünkü sana da oluyordur eminim dünyadaki tüm hassaslığınla dünyada yaşanan kirliliklere rağmen yaşamayı göze almanın verdiği ezici ağırlığı... Ve hep bir şeylere inat yaşamayı istemek ya da "özlemek". Özlemek derken yaşamayı hissetmenin verdiği güzelliği hissetmeyeli bayağı oldu değil mi? İstediklerimizi çocuk ruhumuzla yaptığımız günler uzaklardan bize el sallamaya başladığından beri hayata başka gözle bakar oldum.

Tabii ki bunları seninle konuşmuş değiliz çünkü ikimiz de hayatımıza bizi aştığını sandığımız ama bizim milyonda birimiz duyarlılığında olamayacak insanları almakla meşguldük. Ve biz gerçeği kaybettik. Hayat aslında bir FRP idi ve bizler de bu oyunda save alamayan ve durumu ne olursa olsun, istediği kadar uyusa da yaraları iyileşmeyen, ama zehirlenmiş gibi sürünen karakterler olduk. Hayatın istediği görevleri yapsaydık belki de level atlayacak, aptal ve soru sormayı beceremeyen birer paladin olacaktık ama bizler özgür irademiz ve doğuştan gelen insan yanımızla birer monk olduk. Belki de komik geldi yazdıklarım ama bunları ciddiyetle okursan daha farklı anlamlar içereceğini göreceksin.

Seni hep diğer arkadaş grubumdan öte tuttum -sana barut fıçısı gibi kızgın olduğum zamanlarda bile. Çünkü sen de ben de benzer lanet ile doğmuştuk. Sevgimiz ölüm, aşkımız lanet, isteğimiz haram oldu bu hayatta. İçimize düğümlenen birer lokma oldu yediğimiz ekmekte. Her gülüşümüzde bir korku oldu hep. Çünkü biliyorduk ki eğer biz gülersek lanet işleyecek ve hayatımızda güzel olan ne varsa silip süpürecekti. Haram lokma yemekte usta olamadık çünkü biz hep en boktan anımızda bile cellat altında yatan William Wallace gibi insana, insanımıza güvendik. Her seferinde de götümüze köküne kadar kazığı yedik, kellemizi ayırdılar gövdemizden, ama ateş semenderi gibi canlandık, anka kuşu gibi doğduk küllerimizden. Emekten yana olduk, savaş verdik, gelecekte de vereceğiz. Ve içtik fıçı gibi olduk, kustuk delicesine, belki bu hayatın başka bir boyutunu görür de orada huzur buluruz diye ama o da olmadı be birader, işin sonunda hep konsantrasyonu kaybedip ayıldık...

İki gündür Bursa dağ köylerini geziyoruz Mehmet'le, sana çok selamları vardı evdeyken, içinde damıtılan acıyı az da olsa anlamış ki senden bahsederken çocuk bile düşüncelere dalmakta. Keşke sen de burada olsaydın dediğim harika iki gün geçirdim ve şunu gördüm... İnsanların bize ihtiyacı var abi. Mesleğin ne olursa olsun seni görmeye, seninle muhabbet etmeye ihtiyaçları var, her gittiğim yerde oralarda bizimle olmanı ve köylülerle beraber ağlamayı, o elleri nasırdan kapanmayan insanlarla dertleşmeyi, hayatın adaletsizliğine beraber haykırmayı istedim...

İşte sırf bu yüzden yaşamayı, bu acıyı çekmeyi, bu umutsuz savaşı son hücreme kadar vermeyi istiyorum ve senin de benimle beraber bu savaşta kaybedeceğini bile bile süngüleri takıp haykıra haykıra ağlayarak hayatın mitralyöz dolu kalbine kasaturamızı saplayana kadar koşmanı istiyorum...

Ne olursa olsun, mesafeler sadece aramızdaki ses ve görüntüyü etkiler ama içimizdeki cevahir sönmedikçe biz birbirimizi bu saçma sapan mailden bile anlarız dostum.

Hasretle kucaklarım dostum, yoldaşım, gök gözlü kardeşim...''

Hiç yorum yok: