20100125

mazide kalmış o kadehler...

ah bu şarkıların gözü kör olsun diyerekten bu şarkıya denk geldim, epeydir dinlememiştim çocukluğuma döndüm birden, daha öyle içmezdim hani insanlar içerdi işte o kadehler de güzeldi onlara, kodlanmamış cümlelere, kırık oyuncaklara benim küçük insanların büyük olduğu günlere... özlem de var galiba hani inceden, yani günlük yapılacak o kadar şey varken, isyan bayrağımı elimizdeki ergenlik bunalımı mı bilemedim...

özlemez mi insan kaç yılını gömmüş bu hayata, ama bir de o kadar gelecek günler gelecekler var ki sorma...

20100120

bir yıl

sessiz bir çığlıkla kutluyorum...
birinci yılı...
uyumam lazım şimdi...

20100110

yokluk...

ağlama artık diyordum, ağlıyordu...
elini daha sıkı tutuyordum, kaçmıyordu ve galiba beni seviyordu...
dudaklarının arasından hayata bir isyan döküldü ama anlamadım sormadım ne dediğini de...
ağlama diyordum, salya sümük bırakıyordu kendini...
gece güne eriyordu yavaştan, her saniye bir ömür gibiydi...
saçları geziniyordu sakallarımın arasında, kokusunu tenime işliyordu...
ağlama diyordum ağlıyordu...
ama ben ağlayamıyordum, erkekler ağlamazdı çünkü...
ve ben ağlayamıyordum... ağlamayı öğrenememiştim henüz...
ağlama diyordum ince çenesinden nehirler akıyordu yüreğime...
kar yağsın örtsün istiyordum hayatlarımızı...
bembeyaz bir mutluluk arıyorduk ikimizde...
ağlama diyordum, o gözyaşlarıyla sevişiyordu...
yalnızlığında kaybolmuş ve benim varlığımı unutmuştu...
ruhum sırılsıklam olmuştu, üşüyordum, deli gibi kar yağsın diyordum...
ağlama diyordum o hıçkırıyordu...
bir kardeş gibi, baba gibi, oğul gibi, koca gibi sarıyordum...
ve o bu sefer bana ağlıyordu...

ağlama minerva...
ağladıkça bir hançer saplanıyor yüreğime, ağlama çünkü o kar yağmayacak, kar yağmaz buralara...
kendimi ilk kez bu kadar teslim olmuş hissediyordum...
tüm surlarım çökmüş, ruhum işgal edilmişti...
ama ben kartopu oynamak istiyordum onunla, ağlarsa kar buz tutardı...
ağlama dedikçe ağlıyordu ve ben sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir girdabın dibinde dönüp duruyordum, can çekişiyor ölmek istiyordum, dünya yoktu artık ya da zaman ama gün geliyordu dağların ardından...

ağlama diyordum küçücük elleriyle sarıyordu yaralı yüreğimi...
işte o an başladı bir sağanak... önce yanaklarımı ıslattı...
sonra gül rengine döndü göğsümden aktı...
ağlama diyordu bana, alışkın değilim ağlamana, sevmiyorum da...
ağlıyordum ne kollarımda güç kalmıştı onu saracak, ne yüreğimde bir umut kırıntısı onunla paylaşacak...

ağlıyorduk sonunda soluk bir şafak vakti, dünya bizi izliyordu ama biz dünya da değildik...
dalga dalga bedenlerimizin ötesine vuran bu denizler bizimdi artık, onların tümü biz olmuştuk...
ve biliyorduk, uzun hava makamındaydı bizim türkümüz ve mutlu son yoktu... son vardı en başta ve biz ağlıyorduk... karanlıkta birer silüettik ayrılırken ama o karanlığı yırtan elmas gözyaşlarımız vardı bizim ve hayallerimiz yoktu artık... güne rağmen karanlık yolllarımıza savrulmuş kaderlerimizde bizim değildi üstelik...

ağlama diyorum şimdi ama ben ağlıyorum...
sigaram yanıyor, dumanı gözüme kaçıyor ondan...
serde erkeklik yok artık, hayaller yok, umut yok...
ağlama minerva...
ağladıkça bir hançer saplanıyor yüreğime...
yalnızlık koyuyor en çok, sensizlik...
ve yaşamak koyuyor en başta, uzaklarda... kar yağıyor bir yerlere ve ben orada değilim... ben nerdeyim bilmiyorum, çok kaçırdığım bir gecenin sabahındayım belki, belki ana kucağında, belki namnu ucunda... ağlama minerva... ben artık ağlamıyorum, koşuyorum özgürlüğe, yüzümde bir savaş çocuğu tebessümü yüreğimde sen ardımda annem...

çürüyorum...

yine bir yalnızlık patlamasında parçalanmış yüreğimden dökülen çiğ taneleriyle ıslanmış yüzüm yaralı, o da parçalanmış, çirkinim...
uzun sürmüş genç bir yaşamın akşamında bırakılmışım, terkedilmiş, katledilmişim, küçücük ellerim varmış tutamamışım ne gidenleri ne hayatımı...
ben de terk etmişim umudu ve de mutluluğu, bir dost sesinde avutmuşum kendimi önce, tövbe etmişim belki de artık inanmadığım şeylere...

hiçbirşey bilmeyen ben hiç bir şey söyleyemeyen...
arkadan bakan...
nefesine sığamayan...
ve şimdi o uzak adasını terkeden ben...


...

bir gün gidersem dostlarım iyi hatırlayın beni, hatırlayın beni...

bunalmak işte...

uzun süren gaz sızıntısı sonrası en ufak kıvılcım da patlayıverecek şey işte... beynin kapasitenin üstünde boş düşünebilme hali düşünürken üzülebilme hali... aylar yıllar alabilecek bir yangın hali işte... insanı hayattan soğutan olay işte... bir ekim akşamını hatırlamak gibi işte, soğuk kayaların parmaklarını parçalaması gibi ama kanayan ellerle aşağıdaki ölüme kendini atıverme isteğine rağmen emniyeti bırakmamak gibi işte... bazen inadına uzanıvermek gibi bir sonraki oyuğa tırmanmak gibi işte... ciğerlerini hissedemeyecek kadar koşmak gibi işte...

götürseydin keşke beni gittiğin yere bir valiz olarak ya da öylesine birşey işte... dökülen ciğerlerine melhem olaydım, başkaldırında bir revolver...

boş bir yazı, öğütülmemiş duygular var var parmaklarımın ucunda...

arpa tanesine, çavdar tanesine, buğday tanesine,
bin kere baktm, bin buğday tanesi geçti önümden
odun topladım, tezek topladım tarlalardan,
bir muhtar cakmağına bin kere baktım
bin ışık sepeti doğdu önümde
bin çağla topladım bahçelerden
bin kere sevildim bin kere ağladım,
üzüldüm
ama bir kere aşık oldum
anama...

aşk bir kere mi? aşk daima mı? yoksa;

pencereden kar geliyor, aman annem
gurbet bana zor geliyor, aman annem
gurbet bana zor geliyor, ben öleyim

sevdiğimi eller almış, aman annem
o da bana ar geliyor, aman annem
o da bana ar geliyor, ben öleyim

kekliğimi doyurdular, aman annem
kanadını ayırdılar, aman annem
kanadını ayırdılar, ben öleyim

bu nasıl zalim yaraymış, aman annem
beni senden ayırdılar, aman annem
beni senden ayırdılar, ben öleyim...

türkülerde şiirlerde kaybedebilir insan kendini ve bir o kadarda insan kendini bulabilir türkülerde, şiirlerde....

ankara'da yedim taze meyvayı
boşa çiğnemişim yalan dünyayı
keskin'den de sildirmeyin künyayı
söyleyin anama anam ağlasın
anamdan başkası yalan ağlasın.

ankara'yla şu keskin'in arası
arasına kara duman durası
çok dokturlar gezdim, yokmuş çaresi
söyleyin anneme annem ağlasın
babamın oğlu var beni neylesin?

trene bindim de tren sallandı
zalim doktor da ciğerimi elledi
iy -olursun dedi, geri yolladı
söyleyin anama anma ağlasın
anamdan gayrısı yalan ağlasın.

mezarım başında kuşlar ötüşür
benzim içtim, ciğerlerim tutuşur
ağlama hatice, sefer yetişir
söyleyin anneme çalsın nennimi
kim alırsa alsın nazlı gelini.

binmiş taksiye de sefer geliyor
annesinin de ciğerini deliyor
gelin haticeni de eller alıyor
söyleyin anneme annem ağlasın
gelin hatice'yi de kimler eğlesin?

mezarımı derin eşin dar olsun
etrafı lale, sümbül, bağ olsun
ben ölüyom ahbablarım sağ olsun,
söylen kardeşime çalsın sazımı
kadir mevlam böyle yazmış yazımı...

özlem tutku...

hafif bir bahar yağmuru yağsın ıslanalım
sonrasında göz kırpan bir güneş çıksın dağların ardından


sonra bir fotoğraf çıksın cebinden içinde gülen biz olsun, güzel bir gün çekilmiş, güzel şeyler yaşanmı bir fotoğraf, siyah beyaz yahut renkli farketmez, gözlerimize baksın yeter... sonrasında hatırlayalım o günü konuşalım, yosun tutmuş sevgimizi hatırlayalım sonra dostça sarıl bana ben uzaklarda kaybolayım, sen o hayal ettiğin yere git, özgürlük aksın damarlarında bir an için...

.....

tazyikli bir su aksın yüreğimize panzerlerden
havada öldüren biber gazı kokusu, alev alev yanmakta
sonrasında bir güneş binaların üstünden göz kırpmakta


barikatın en önünde çarpışan, elleri taşlı sopalı... molotof saçan halkımızın kanını emen itlerin üstüne üstüne... biz ise küçücük yüreklerine hem aşkı hem özgürlüğü sığdırabilmiş evlatlar... sen olmayacaksın belki o barikatın herhangi bir yerinde ama ben seni limon suyu gibi isteyeceğim, devrim gibi özleyeceğim... o an sen de benimle çarpışacaksın, bilmiyorsun daha önce oldu yine olacak... yüreğimden gökyüzüne salacağım güler yüzlü çocukları sana sevgimi getirecekler ben o kurşunu yediğimde, yüreğimi yollayacağım sana dilin de bir sen bir de devrim...

...

bir pazar sabahında acı bir kahveyle güne başlamak seninle
hayat kapının önünde sadece sen ve ben
ve pencereden içimizi ısıtan yeni gün sızmakta...