karikatür
bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum… sonra kendimi onların ortasında bulup aslında var olmayan şeyler yaşıyorum… olmayan yerlerde, olmayan nesnelerle, olmayan insanlarla… savaş kahramanı gibi hissediyorum kendimi bazen bir köylü gibi kuytu köşede kaçkın… sonra sakin sakin biramdan yudumluyorum, özlemiyorum, özlenmediğim gibi… ve aslında hepsi yalan; ben iyi bir yalancıyım, yalanlarımı satıyorum, bunlarla hayatımı devam ettiriyorum, seviyorlar yalanları insanlar çünkü doğrular canlarını yakıyor, bakış açılarında boğulan bizler ise yanardağlardan fışkırıyoruz… fırtına olup yağıyoruz yanaklara, olmak istemiyoruz ki aslında yoğuz hiç var olmadık bizi sizler yarattınız ve sonra tahammül edemeyip fırlatıp attınız… ama göremediniz et ve kemikten fazlasını yarattığınızı, burada bir yalan var ve bu yalanlara kurşun işlemiyor… bilmediğiniz dillerde aşk şarkıları söyleyenler, bilmediği dillerde aşk yaratıp sonra ona yabancı kalanlar, yalancı aşkların söylediği yalanlara inanan ve onları doğru zannedenler, o aşklar da biziz ve ölmüyoruz… yaradılışımı hatırlıyorum, tek bir temasla bir gece bile değil bir anda, bir şarkıyla, kitabın arasında bir satırı işaretlemiş bir ayracın ucunda… özlü sözün ancak sözü olup özsüz, tatsız tuzsuz can buldum. Sordular sonra bana neden geldiklerini, adımı koydular sonra, sonra tasmamı taktılar ve sonra sıkıldılar başka bir yalan yarattılar, bende kutudan ev yapmıştım kendime o yağmurlu akşamda… sonra başkaları geldi, başkasının yarattığı bir yalana inanmaya başladı, sonra bir başkası bir başkasınınkine, hep inandılar sorgulamadan ve hayatı bir yalandan yarattılar… bende bazen bir yalana inanıyorum hatta bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum…
ve galiba elf olmak istiyorum…
01 10 2010
20101111
20100910
tag olayları ve yazı takip meseleleri
üşenirim ben tag bulmaya yazıları tglamaya, ama bugün yine anladımki işleri kolaylaştırıyor epey.. acaba düzenlesem mi diye düşündüm gaza geldim çok feci sonra bekledim ve geçti.
blogları okuyorum herkes de bir paranoya var, okunmuyo ama yazıyorum gibisinden bişey, ama hepsi muhakkak biri tarafından okunuyor. bende takip edildiğime inanmıyorum ama elbet benimle aynı ruh halini paylaşan biri tarafından -sıkılmazsa- okuyordur. takdir alınır mı bilemem, pek yorum yapmıyorum ben insanlara...
blogları okuyorum herkes de bir paranoya var, okunmuyo ama yazıyorum gibisinden bişey, ama hepsi muhakkak biri tarafından okunuyor. bende takip edildiğime inanmıyorum ama elbet benimle aynı ruh halini paylaşan biri tarafından -sıkılmazsa- okuyordur. takdir alınır mı bilemem, pek yorum yapmıyorum ben insanlara...
önce, şimdi, sonra ve tema...
bayram bugün, dünde öyleydi, adı ne olursa olsun taşra hani hep hazırdır ya aşka, bazen daha fazlasına da hazır olabiliyormuş. bilmem kaçıncı kez anladım yine. beni yaratmış olan ve çok önceleri bir parçası olduğum bu yer, kaynayan kırılmış kemik gibi yine kendine katıyor beni...
yaratmıştı beni bu şehir, çocuktum daha, büyüttü beni, aşkımı yarattı bu şehir, üzdü sevindirdi bu şehir. kelimelerimin nerelere gideceğini önemsemeden yazmak isteği içimde.
çok düzgün konuşamasamda bu taşra öğretiyor bana anlatmak istediklerimi... ve temam her yanında ayrı bir yalnızlığımı bıraktığım bu ufak yerleşim birimi...
panic atak içinde paranoya yapanların arasında sarhoşum...
bir hayalperestim gerçekten ben. her defasında yine güzel hayal kurmayı becerebilenlerden. şimdi bir hayal daha kuruyorum, aşık olduğum şehire gidebilmek gibi... duyuyorum fısıltılarını beni çağırıyor. çığlık çığlığa gördüğüm o rüyadan sonra gitmek istiyorum, muhtemelen olmayan yaralarını sarmak için gitmek gibi hayalim var... ve temam ankara...
insanın başlı başına bencil bir yaratık olduğunu kabullendim artık... ve temam yalnızlık...
sapkınlıklarımla kendimi kaybettiğim dünyamın derinliklerinde asla zarar göremeyeceğim o kuleme hapsetmişken kendimi buradan çıkmaya hiç mi hiç niyetim yok açıkcası... nicedir devam eden iç hesaplaşmalarım diğer insanlar tarafından desteklenen ordularla tahrip edilmişken ruhumun azımsanamayacak bir bölümü, isyan ateşiyle yanmıyorum artık. tüm faşizan yöntemlerle içimde katlettiğim duygularım ve onların kaynağı benliğimle, benimle birlikte diğer kişilikler... artık yokuz, yavuz çetin dediği gibi benden onlardan biri yarattılar belki; ama buna çok da izin vermeyeceğimi biliyorum, bu yüzden o kuleye hapsettim kendimi, orada artık zarar görmeyeceğim ama dışarda kalanlara da üzüleceğimi söyleyemem. şimdiden üzülmeye başladılar, yapabileceğim birşey olsaydı keşke, keşke bu zamanki aklımla geçmişe gidebilsem ne bileyim ilkokul yılları belki... isterdim ama olmuyor işte, daha farklı koşullarda yaşamayıda isteyebilirdim eğer bu kadar kırılmamış olmasaydı umutlarım. ve temam korku oluveriyor...
şimdi önüme konmuş ödevlerle bu hayat denilen öğretmene bakıyorum. çalışkan bir öğrenci olamadım hiç. ve temam düşük notlar...
ama şarabı severim, köpek öldüren olacak, sigara içmeyi de çok severim neden bilmem...
sonra sevilmeyi de seviyorum galiba, eve gelince anladım, yıllardır hasretmişim aslında, sevilmek istiyorum bizim sevdiğimiz gibi sevilmek istiyorum ama, dokunduğumda güller açsın istiyorum... ve bunun temasının kadın vücudu olması biraz tuhaf geliyor işte, daha akıllanmadın evladım sen? diyorum olmuyor, her seferin her kimse artık... bırakıveriyorum yelkenleri aşağıya...deniz zaten dalga fırtına...
koşturmak istiyorum ciğerlerim patlayana kadar, daha iyi hissedene kadar, artık hiç hissetmeyene kadar... o na gitmek istiyorum yollarım kapalı demek isterdim, açıklar, hepsi, ama o kapalı, epeydir ulaşamıyorum, kapsama alanım dışında kaldı... eski bir şarkı açtım nerden hatırladım bilmiyorum, bugünlerde o kadar eskilerden anılar geliyor aklıma tozlu tozlu, bebekliğimden bu yana, ikinci bir kez byüyorum onları hatırladıkça ve anlam kazanıyor şu anki ben... kişilerle, olaylarla, oyuncaklarla geçmiş yıllar, hep bir şekilde uyuşturulmuş... sonra istekler ve özlemler varmış olmayanlara ve hiç olmayacaklara... böyle geçmiş şu kısa hayatım, ama biz hep başarıları anlatmışız, içimizde anlatamadığımız buzdağlarımızla yüzmüşüz arkadaşlık denizlerinde, sonra sevişmişiz.. bense hep yukardaymışım izlemişim hep diğerlerini, onları düşünmüşüm...sonra bu hata mesajları çıkmaya başlamış karşıma ve temam ben olmuş artık...
yaratmıştı beni bu şehir, çocuktum daha, büyüttü beni, aşkımı yarattı bu şehir, üzdü sevindirdi bu şehir. kelimelerimin nerelere gideceğini önemsemeden yazmak isteği içimde.
çok düzgün konuşamasamda bu taşra öğretiyor bana anlatmak istediklerimi... ve temam her yanında ayrı bir yalnızlığımı bıraktığım bu ufak yerleşim birimi...
panic atak içinde paranoya yapanların arasında sarhoşum...
bir hayalperestim gerçekten ben. her defasında yine güzel hayal kurmayı becerebilenlerden. şimdi bir hayal daha kuruyorum, aşık olduğum şehire gidebilmek gibi... duyuyorum fısıltılarını beni çağırıyor. çığlık çığlığa gördüğüm o rüyadan sonra gitmek istiyorum, muhtemelen olmayan yaralarını sarmak için gitmek gibi hayalim var... ve temam ankara...
insanın başlı başına bencil bir yaratık olduğunu kabullendim artık... ve temam yalnızlık...
sapkınlıklarımla kendimi kaybettiğim dünyamın derinliklerinde asla zarar göremeyeceğim o kuleme hapsetmişken kendimi buradan çıkmaya hiç mi hiç niyetim yok açıkcası... nicedir devam eden iç hesaplaşmalarım diğer insanlar tarafından desteklenen ordularla tahrip edilmişken ruhumun azımsanamayacak bir bölümü, isyan ateşiyle yanmıyorum artık. tüm faşizan yöntemlerle içimde katlettiğim duygularım ve onların kaynağı benliğimle, benimle birlikte diğer kişilikler... artık yokuz, yavuz çetin dediği gibi benden onlardan biri yarattılar belki; ama buna çok da izin vermeyeceğimi biliyorum, bu yüzden o kuleye hapsettim kendimi, orada artık zarar görmeyeceğim ama dışarda kalanlara da üzüleceğimi söyleyemem. şimdiden üzülmeye başladılar, yapabileceğim birşey olsaydı keşke, keşke bu zamanki aklımla geçmişe gidebilsem ne bileyim ilkokul yılları belki... isterdim ama olmuyor işte, daha farklı koşullarda yaşamayıda isteyebilirdim eğer bu kadar kırılmamış olmasaydı umutlarım. ve temam korku oluveriyor...
şimdi önüme konmuş ödevlerle bu hayat denilen öğretmene bakıyorum. çalışkan bir öğrenci olamadım hiç. ve temam düşük notlar...
ama şarabı severim, köpek öldüren olacak, sigara içmeyi de çok severim neden bilmem...
sonra sevilmeyi de seviyorum galiba, eve gelince anladım, yıllardır hasretmişim aslında, sevilmek istiyorum bizim sevdiğimiz gibi sevilmek istiyorum ama, dokunduğumda güller açsın istiyorum... ve bunun temasının kadın vücudu olması biraz tuhaf geliyor işte, daha akıllanmadın evladım sen? diyorum olmuyor, her seferin her kimse artık... bırakıveriyorum yelkenleri aşağıya...deniz zaten dalga fırtına...
koşturmak istiyorum ciğerlerim patlayana kadar, daha iyi hissedene kadar, artık hiç hissetmeyene kadar... o na gitmek istiyorum yollarım kapalı demek isterdim, açıklar, hepsi, ama o kapalı, epeydir ulaşamıyorum, kapsama alanım dışında kaldı... eski bir şarkı açtım nerden hatırladım bilmiyorum, bugünlerde o kadar eskilerden anılar geliyor aklıma tozlu tozlu, bebekliğimden bu yana, ikinci bir kez byüyorum onları hatırladıkça ve anlam kazanıyor şu anki ben... kişilerle, olaylarla, oyuncaklarla geçmiş yıllar, hep bir şekilde uyuşturulmuş... sonra istekler ve özlemler varmış olmayanlara ve hiç olmayacaklara... böyle geçmiş şu kısa hayatım, ama biz hep başarıları anlatmışız, içimizde anlatamadığımız buzdağlarımızla yüzmüşüz arkadaşlık denizlerinde, sonra sevişmişiz.. bense hep yukardaymışım izlemişim hep diğerlerini, onları düşünmüşüm...sonra bu hata mesajları çıkmaya başlamış karşıma ve temam ben olmuş artık...
20100826
denemeler
şarap
bir elinde kırık bir şarap şişesi vardı, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat onu son kez yüzüstü bırakmıştı...
tanırdım, iyi adamdı, evsizdi, elbiseleri yırtık, sakalsız ve kirliydi... arada oturup içerdik beraber. o bir köpek öldürendi bense üzüm suyu bile değildim. arada gazete kağıdına sarılmış ot çıkarırdı cebinden, nereden bulduğunu sormazdım, sarardı, içerdik. sakalının arasından hayat akardı şarap içerken. arada nereden bulduğunu bilmediğim ekmek arası bir şeyler yerdik, kaldırımlar şahit olurken ben olmadık hiç, aramızda ben yoktu bizdik, azığımızla, aşklarımızla, acılarımızla...
sonra sonra büyürken ayrı düştü karanlık yollarım daha karanlık ve dikenli yollarından. büyümeye başladıkça daha iyi anlardım şarap içerken boşluğu delen gözlerin altından sakalından damlayan anıları...
eve dönüş yoluydu, aklımda sorunlu hayaller, su kaynatmış anılar vardı, torbamda altı şişe köpeköldüren, biraz biraz da ot vardı işte cebimin bir yerinde arap çarşafına hasret yolculuk ediyordu benimle... önce sirenleri duydum , korktum... korkmalıymışım.. olay mahali inceleme ekiplerinin araçları arasından kalabalığa karışmaya çalışırken emniyet şeritlerinin altından ayaklarımın arasından süzülen kanı gördüm...
yatıyordu onca insan arasında yalnız, yatıyordu sessiz... geceye bakan serin bir akşam vaktinde, gözlerimde beliren anıları, sesiyle, bakışları, şiirleri ve türküleriyle... sakalından bildim, yatıyordu bebeksi saflığı ve dostluğuyla üstünde uyumaya alışkın olduğu kaldırımın köşesinde. bir uzun havaydı o an hayatım, çorak toprakların ezilmiş, yüreği yanık bir halkın, bahtsız, ağlamaklı ama gururlu bir evsizdi...
farkında değildim elimden kayarken ona rezerve edilmiş köpek öldürenler, sonra kanına karışarak aktılar aşağıya karanlığa, sonrası gözlerimden aktı anılara karışmış sarhoşluğum, yemyeşil dağlara hasret yüreğim kadim güneşini kaybetmişti, en eski en yaşlı dostunu... ve bu böyle olmamalıydı, annemi aradığımdan annemden önce sorduğum dostumdu...
ondan ayrılırken ellerimizde bitmek üzere olan ama beraber içilmiş şarap şişelerimiz vardı, ağlamıştık, sözleşmiştik tekrar birlikte ağlamaya... ve ben yalnız ağlarken bu genç bedenimin yorgun yüreği ağırlaştı birden, önce göğsüm bir teneke kutu gibi burkuldu sonra hayallerim, dostumun kanına düşerken açık kalmış gözleriyle karşılaştım karanlık sokağın asfaltında, ağlıyordu...
ve sözleştiğimiz gibi ağlarken yine beraber - son kez; ben yolda o ise kaldırımda bir elinde kırık bir şarap şişesi, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat bizi son kez yüzüstü bırakmıştı...
bir elinde kırık bir şarap şişesi vardı, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat onu son kez yüzüstü bırakmıştı...
tanırdım, iyi adamdı, evsizdi, elbiseleri yırtık, sakalsız ve kirliydi... arada oturup içerdik beraber. o bir köpek öldürendi bense üzüm suyu bile değildim. arada gazete kağıdına sarılmış ot çıkarırdı cebinden, nereden bulduğunu sormazdım, sarardı, içerdik. sakalının arasından hayat akardı şarap içerken. arada nereden bulduğunu bilmediğim ekmek arası bir şeyler yerdik, kaldırımlar şahit olurken ben olmadık hiç, aramızda ben yoktu bizdik, azığımızla, aşklarımızla, acılarımızla...
sonra sonra büyürken ayrı düştü karanlık yollarım daha karanlık ve dikenli yollarından. büyümeye başladıkça daha iyi anlardım şarap içerken boşluğu delen gözlerin altından sakalından damlayan anıları...
eve dönüş yoluydu, aklımda sorunlu hayaller, su kaynatmış anılar vardı, torbamda altı şişe köpeköldüren, biraz biraz da ot vardı işte cebimin bir yerinde arap çarşafına hasret yolculuk ediyordu benimle... önce sirenleri duydum , korktum... korkmalıymışım.. olay mahali inceleme ekiplerinin araçları arasından kalabalığa karışmaya çalışırken emniyet şeritlerinin altından ayaklarımın arasından süzülen kanı gördüm...
yatıyordu onca insan arasında yalnız, yatıyordu sessiz... geceye bakan serin bir akşam vaktinde, gözlerimde beliren anıları, sesiyle, bakışları, şiirleri ve türküleriyle... sakalından bildim, yatıyordu bebeksi saflığı ve dostluğuyla üstünde uyumaya alışkın olduğu kaldırımın köşesinde. bir uzun havaydı o an hayatım, çorak toprakların ezilmiş, yüreği yanık bir halkın, bahtsız, ağlamaklı ama gururlu bir evsizdi...
farkında değildim elimden kayarken ona rezerve edilmiş köpek öldürenler, sonra kanına karışarak aktılar aşağıya karanlığa, sonrası gözlerimden aktı anılara karışmış sarhoşluğum, yemyeşil dağlara hasret yüreğim kadim güneşini kaybetmişti, en eski en yaşlı dostunu... ve bu böyle olmamalıydı, annemi aradığımdan annemden önce sorduğum dostumdu...
ondan ayrılırken ellerimizde bitmek üzere olan ama beraber içilmiş şarap şişelerimiz vardı, ağlamıştık, sözleşmiştik tekrar birlikte ağlamaya... ve ben yalnız ağlarken bu genç bedenimin yorgun yüreği ağırlaştı birden, önce göğsüm bir teneke kutu gibi burkuldu sonra hayallerim, dostumun kanına düşerken açık kalmış gözleriyle karşılaştım karanlık sokağın asfaltında, ağlıyordu...
ve sözleştiğimiz gibi ağlarken yine beraber - son kez; ben yolda o ise kaldırımda bir elinde kırık bir şarap şişesi, içinde fazla kalmamış şarabı kanına karışmış yerde yüzüstü yatarken... hayat bizi son kez yüzüstü bırakmıştı...
20100822
requem for a dream...
en son yıllar evvel izlediğim bir filmin full thee soundtrack parçası yaraladı istemsiz beni..
spoiler vererek sonundan bir alıntı yapmak istiyoum şu an tam kullanamadığım ve bilmem kç dikişin bulunduğu koluma bakarak ve aynı zamanda bu parçayı dinleyerek. kemanlar haber programlarına bile piç edilmiş bir melodiyi çalarken hayatıma çıkarım yapmaktayım şu an... ço istediğim birşeyi yapmak için sarhoş olmayı beklemek gibi...
bazen ödenmiş bedeller ağır olur, çoğu zamanlar kişilerle öderiz bu bedelleri. bunlar önemlidir diye düşünürdüm hep, ama ya bizim benliklerimiz.. hep gidenlerin ardından el sallamak zorunda kalmış olan biz? hiç mi insan olmayı hak etmedik, anlaşılmayı, düşünülmeyi, severek sevişmeyi, unutulamamayı... şimdi şimdi aklımda canlanan bu filmin kapanış sahneleri anlatıyor bazı şeyleri aslında bağımlılık ne olursa olsu hissederek bağlanılınca bdeli hiç olmayacak kadar ağır oluyor. kolu kesilen bir bağımlı gibi, mal bulabilmek için onca sapkın insanların altında eğlence olan bir kadın gibi...
şimdi doğa özlemi çekerken ve oraya gitmek için saatler sayarken, yalnız olur mu düşüncesinden çok yaralarımı düşünürken, o kadar hayalimi verdiğim insanın buna bir tedavi olma çabası yokken içim acı dolu...
dikiş tutmaz ruhum kan kaybeden bedenime meze olurken şarap su gibi gitmekte... benimle olmayanlara bu şarkı, denali - lose me...
spoiler vererek sonundan bir alıntı yapmak istiyoum şu an tam kullanamadığım ve bilmem kç dikişin bulunduğu koluma bakarak ve aynı zamanda bu parçayı dinleyerek. kemanlar haber programlarına bile piç edilmiş bir melodiyi çalarken hayatıma çıkarım yapmaktayım şu an... ço istediğim birşeyi yapmak için sarhoş olmayı beklemek gibi...
bazen ödenmiş bedeller ağır olur, çoğu zamanlar kişilerle öderiz bu bedelleri. bunlar önemlidir diye düşünürdüm hep, ama ya bizim benliklerimiz.. hep gidenlerin ardından el sallamak zorunda kalmış olan biz? hiç mi insan olmayı hak etmedik, anlaşılmayı, düşünülmeyi, severek sevişmeyi, unutulamamayı... şimdi şimdi aklımda canlanan bu filmin kapanış sahneleri anlatıyor bazı şeyleri aslında bağımlılık ne olursa olsu hissederek bağlanılınca bdeli hiç olmayacak kadar ağır oluyor. kolu kesilen bir bağımlı gibi, mal bulabilmek için onca sapkın insanların altında eğlence olan bir kadın gibi...
şimdi doğa özlemi çekerken ve oraya gitmek için saatler sayarken, yalnız olur mu düşüncesinden çok yaralarımı düşünürken, o kadar hayalimi verdiğim insanın buna bir tedavi olma çabası yokken içim acı dolu...
dikiş tutmaz ruhum kan kaybeden bedenime meze olurken şarap su gibi gitmekte... benimle olmayanlara bu şarkı, denali - lose me...
20100819
en öfkeli zaman
kendi anlatamazsın ki, yani anlamazlar uğraşmazlar... çok eskilerden bir şarkıyı buldum yine yani eski demiken yıllar önce dinlemiştim en son lise öğrencisiyken, o günlerimi özlemekle beraber, ankara aşkıyla tutşuyorum yine ve ankaralı ve ya değil insanları istemiyorum artık ankarayı istiyorum tüm ciddiyetiyle kadın kokusunu özledim ve şarkı girer;
bir sabah uyandım gitmişsin
beni içinin dışına itmişsin
inanmam sandım önce
bir sabah uyandım bitmişsin
nerdeysen orada kal
nerdeysen görünme bana,görünme bana
seni görecek yerlerim ağlıyor bugün
dokunma bana
seni sevecek yerlerim ağrıyor bugün
geceler üşüdüm sen yokken
ateşlerimi söndürüp gitmişsin
geriye döndüm derken
bir sabah uyandım bitmişsin
bir sabah uyandım gitmişsin
beni içinin dışına itmişsin
inanmam sandım önce
bir sabah uyandım bitmişsin
nerdeysen orada kal
nerdeysen görünme bana,görünme bana
seni görecek yerlerim ağlıyor bugün
dokunma bana
seni sevecek yerlerim ağrıyor bugün
geceler üşüdüm sen yokken
ateşlerimi söndürüp gitmişsin
geriye döndüm derken
bir sabah uyandım bitmişsin
yoldan bulduğum bir intihar mektubu, sahibi yüreğimizde yatıyor...
ahh işte hayat;
parçalı bulutlu gözlerim okşamaya başladığında, yüreğimi farkettim, bitmişti bu kısacık yol, geri dönüşü yoktu artık, acı kahve kokusu kurumaya başlayan kan kokusuna karışmaya başladığında, şimdi şu anda bu sefil yaşamın çürümüş acısını hissediyorum... orada öyle otururken ve sanki hiç varolmamış gibi hissederken gözlerim bozdu ve kapkara bir fırtına başladı... ruhum yanarken bedenim sona kalan kanını da akıtmakta... aklımda çok eskiden kalma sözler ve anılarla ölüyorum... biri dışında hiçbir keşke geçmeden aklımdan, taze sayılacak bedenimin yorgun, ağır yaralı yüreğinin susmasını bekliyorum... göğüs kafesimden gelen çığlık artık fazla gelmekte... zira bedenimde taşımak için doğduğum yaralar ruhumu kendi kanımda boğmaya başladı...
zar zor yaktığım sigaram düştüğünde o kızıl kan birikintisine bende düşmüştüm, tunelin sonunda bir ışık göremesemde hayatım kadar karanlık olmayan o biinmedik diyarlarda yürümeye başladığımda anladım... yoktum artık ben, hiç varolmamış gibi giderken, ardımda bi çift bile yaşlı göz bırakmadan... yalnız, isyankar, aşık, kırgın giderken oralardan, o dünyalardan göçerken tarif edilemez acılarım yoldaşlık ediyordu gözyaşlarıma... bir ben vardım o yolda sonra birde 'o' nu unutamamış kendim ile genç bedebimle evrene karıştım... yanına postaladığım özlemim artık olmadığın o beton yığınlarında kaybolmuşken, sana yine elimde kalan son toprağımı vermek isterdim, belki çorak, belki ıssız ama tamamen senin için yaratılmış ve sana ait olan o son yürek parçasını, kanlı ellerimle vermek isterdim sana; gözlerine son kez bakarak... ela galiba...
ve ben öldüm, beni siz öldürmediniz, yapamazdınızda...
ve ben öldüm, sizin yarattığınız acılarımla lime lime ettim kendimi...
ve ben öldüm gözlerim açık, 'o' nu ararken yalnızlığımda...
ve ben öldüm, ardımda hiçbirşey bırakmadan; küskün, çocuk ve yalnız...
parçalı bulutlu gözlerim okşamaya başladığında, yüreğimi farkettim, bitmişti bu kısacık yol, geri dönüşü yoktu artık, acı kahve kokusu kurumaya başlayan kan kokusuna karışmaya başladığında, şimdi şu anda bu sefil yaşamın çürümüş acısını hissediyorum... orada öyle otururken ve sanki hiç varolmamış gibi hissederken gözlerim bozdu ve kapkara bir fırtına başladı... ruhum yanarken bedenim sona kalan kanını da akıtmakta... aklımda çok eskiden kalma sözler ve anılarla ölüyorum... biri dışında hiçbir keşke geçmeden aklımdan, taze sayılacak bedenimin yorgun, ağır yaralı yüreğinin susmasını bekliyorum... göğüs kafesimden gelen çığlık artık fazla gelmekte... zira bedenimde taşımak için doğduğum yaralar ruhumu kendi kanımda boğmaya başladı...
zar zor yaktığım sigaram düştüğünde o kızıl kan birikintisine bende düşmüştüm, tunelin sonunda bir ışık göremesemde hayatım kadar karanlık olmayan o biinmedik diyarlarda yürümeye başladığımda anladım... yoktum artık ben, hiç varolmamış gibi giderken, ardımda bi çift bile yaşlı göz bırakmadan... yalnız, isyankar, aşık, kırgın giderken oralardan, o dünyalardan göçerken tarif edilemez acılarım yoldaşlık ediyordu gözyaşlarıma... bir ben vardım o yolda sonra birde 'o' nu unutamamış kendim ile genç bedebimle evrene karıştım... yanına postaladığım özlemim artık olmadığın o beton yığınlarında kaybolmuşken, sana yine elimde kalan son toprağımı vermek isterdim, belki çorak, belki ıssız ama tamamen senin için yaratılmış ve sana ait olan o son yürek parçasını, kanlı ellerimle vermek isterdim sana; gözlerine son kez bakarak... ela galiba...
ve ben öldüm, beni siz öldürmediniz, yapamazdınızda...
ve ben öldüm, sizin yarattığınız acılarımla lime lime ettim kendimi...
ve ben öldüm gözlerim açık, 'o' nu ararken yalnızlığımda...
ve ben öldüm, ardımda hiçbirşey bırakmadan; küskün, çocuk ve yalnız...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)