20090801

güneş küsmüş... gözlerim ah gözlerim...

kumsaaatinden akan son kum tanesi olmuşum farkına varmadan...
ben hep sonuncuyum zaten, hep en arkada oturan, sıranın en sonunda dikilen, suyu son içen...

hayata da geç kalmışım, ya da çok erken başlamışım da yine sona düşmüşüm...

bir düşünce var aklından ya da düşünüş sistematiğinden hiç çıkaramıyorsun, kendin gerçeği varken ortada bu çarkları ve arasında ezlenleri düşünmeden edemiyorsun... esen yel olup koparmak istesende fırtınalar, olmuyor... duruluyorsun... o çarklar arasında ezilen biziz diyorsun, çarkları döndüren biziz, çarklar biziz peki kim onlar da bunların en tepesinde sömürür seni, hakkı var mıdır? sonra günü, güneşi görme tutkusuyla yola düşen, işkenceden geçenleri ve sen ölsen dahi bunu söyleyecek olanları düşündükçe, düşündükçe isyan edenleri, ellerinde taşla koşanları, elleri molotof kokan biraderleri bacılarını düşündükçe insan, yorulsa da tükense de ne sessiz kalabiliyor, ne de bir zehir gibi beynini kemiren bu tutkusundan vazgeçebiliyor, bir an birine değil yedi milyara aşık olduğunu hissediyor, sadece bir günün özlemiyle ayakta kalabiliyor, inanıyor- insanlar inanmadan yaşayamaz...

insan gibi hissediyorum işte aklıma bunlar gelince...

sonra seviyorum..
sonra özlüyorum...
sonra yetiyor bir fotoğraf imanıma, geberiyorum....
sonra ne kadar güçsüz ve çaresiz hissediyorum, yarınlarıma sarılıyorum, şafağıma, güneşime daha çok sarılıyorum.....
sonra dikenler batıyor bedenime, inecik süzülüyor kanlar...

sonrası yok işte hala yaşıyorum, her an mutlu olabilmek için çabalıyorum, mücadele edebilmek için hayaller kuruyorum, güçsüzüm, birşeyler eksik... peki ama ne? bu boş bedeni dolduracak ruh nereye kayboldu? bilmiyorum, belki de boğulmuştur, gözlerimin ışıldayacağı o günün hasretiyle, onun hasretiyle yaşıyorum hala... yaşamaya çalışıyorum...

insanım ben!
seviyorum ulan!
inadına isyan!?.

20090731

Acıya Gülmek...

güzel dostumun aşağdaki yazısını okudum, daha yeni, gözlerim nemli değil ıslak. hayata ne kadar ben gözlüğüyle baksak da bir türlü ben olmayı becerememiş bizler ve hala inadına biz diye haykırarak, bağırarak, inançla, inatla süngümüzle ölüme giden yolda en önde tepeden tırnağa zırhlı - silahlı değil, anadandoğma ve doğuştan gelen lanetimiz, sevgimizle, bağlılığımızla imkansıza koşturuyoruz hala...

belki onların gözünde en güçlü savaşçılar olamadık, belki de farkımıza bile varmadılar, belki onlar kan içmeye gittiğinde bizler sürünerek ayaklandırmaya çalıştık elleri nasır karnı aç köylüleri... ama seni her düşündüğümde, senin gibi bu yürekte var edebildiğim dostalrımı düşündükçe; ki bizler bir türlü paladin olamamış hasta, cılız monklar, onların hiç olamayacağı kadar insan olmayı başarmışız... sürünmüşüz ama tutkumuzla, öldürmek yerine ölmeyi seçmişiz tüm onurumuzla, acımızla yaşamayı başarmış, hep acımıza gülmüşüz...

iyi varsın dostum, iyi ki varsın...

Eskimeyen dosttan mektup...

''Evet bizler çok küçük hastalardık hep dediğin gibi ve belki de öyle kalmaya devam edeceğiz ama içimizdeki bizi aşan sevdayı ne yapacağımızı merak ediyorum. Çünkü sana da oluyordur eminim dünyadaki tüm hassaslığınla dünyada yaşanan kirliliklere rağmen yaşamayı göze almanın verdiği ezici ağırlığı... Ve hep bir şeylere inat yaşamayı istemek ya da "özlemek". Özlemek derken yaşamayı hissetmenin verdiği güzelliği hissetmeyeli bayağı oldu değil mi? İstediklerimizi çocuk ruhumuzla yaptığımız günler uzaklardan bize el sallamaya başladığından beri hayata başka gözle bakar oldum.

Tabii ki bunları seninle konuşmuş değiliz çünkü ikimiz de hayatımıza bizi aştığını sandığımız ama bizim milyonda birimiz duyarlılığında olamayacak insanları almakla meşguldük. Ve biz gerçeği kaybettik. Hayat aslında bir FRP idi ve bizler de bu oyunda save alamayan ve durumu ne olursa olsun, istediği kadar uyusa da yaraları iyileşmeyen, ama zehirlenmiş gibi sürünen karakterler olduk. Hayatın istediği görevleri yapsaydık belki de level atlayacak, aptal ve soru sormayı beceremeyen birer paladin olacaktık ama bizler özgür irademiz ve doğuştan gelen insan yanımızla birer monk olduk. Belki de komik geldi yazdıklarım ama bunları ciddiyetle okursan daha farklı anlamlar içereceğini göreceksin.

Seni hep diğer arkadaş grubumdan öte tuttum -sana barut fıçısı gibi kızgın olduğum zamanlarda bile. Çünkü sen de ben de benzer lanet ile doğmuştuk. Sevgimiz ölüm, aşkımız lanet, isteğimiz haram oldu bu hayatta. İçimize düğümlenen birer lokma oldu yediğimiz ekmekte. Her gülüşümüzde bir korku oldu hep. Çünkü biliyorduk ki eğer biz gülersek lanet işleyecek ve hayatımızda güzel olan ne varsa silip süpürecekti. Haram lokma yemekte usta olamadık çünkü biz hep en boktan anımızda bile cellat altında yatan William Wallace gibi insana, insanımıza güvendik. Her seferinde de götümüze köküne kadar kazığı yedik, kellemizi ayırdılar gövdemizden, ama ateş semenderi gibi canlandık, anka kuşu gibi doğduk küllerimizden. Emekten yana olduk, savaş verdik, gelecekte de vereceğiz. Ve içtik fıçı gibi olduk, kustuk delicesine, belki bu hayatın başka bir boyutunu görür de orada huzur buluruz diye ama o da olmadı be birader, işin sonunda hep konsantrasyonu kaybedip ayıldık...

İki gündür Bursa dağ köylerini geziyoruz Mehmet'le, sana çok selamları vardı evdeyken, içinde damıtılan acıyı az da olsa anlamış ki senden bahsederken çocuk bile düşüncelere dalmakta. Keşke sen de burada olsaydın dediğim harika iki gün geçirdim ve şunu gördüm... İnsanların bize ihtiyacı var abi. Mesleğin ne olursa olsun seni görmeye, seninle muhabbet etmeye ihtiyaçları var, her gittiğim yerde oralarda bizimle olmanı ve köylülerle beraber ağlamayı, o elleri nasırdan kapanmayan insanlarla dertleşmeyi, hayatın adaletsizliğine beraber haykırmayı istedim...

İşte sırf bu yüzden yaşamayı, bu acıyı çekmeyi, bu umutsuz savaşı son hücreme kadar vermeyi istiyorum ve senin de benimle beraber bu savaşta kaybedeceğini bile bile süngüleri takıp haykıra haykıra ağlayarak hayatın mitralyöz dolu kalbine kasaturamızı saplayana kadar koşmanı istiyorum...

Ne olursa olsun, mesafeler sadece aramızdaki ses ve görüntüyü etkiler ama içimizdeki cevahir sönmedikçe biz birbirimizi bu saçma sapan mailden bile anlarız dostum.

Hasretle kucaklarım dostum, yoldaşım, gök gözlü kardeşim...''

20090723

duyarsın...

gün kararırken anlarsın,
şafak daha kızıldır,
daha çok yakar adamın yüreğini...
kavurur gizliden anlamazsın bile,
gece güne döner tutku kıvılcıma,
kıvılcım aşka döner yakar ikinizi de...

bir ses duyarsın derinden;
haykırırsın önce boşluğa sonra dünyaya
BEN SANA HALA...
BEN SANA...
AŞIĞIM!?.

Love: The Never Ending Story...

Seni çok seviyorum...

ne yapacağımı bilemeyecek kadar çok seviyorum...
gitme diye bağırabilirken ağlayabiliyorum anca, aklımdan çıkmazdın ama kesin yokluğunu hissettikçe hayatın da bir anlamı yok gibi... karanlık bir denizdeydim; şimdi batıyorum...

Seni çok seviyorum...

son konuştuğumuzdan beri gözümde yaş kalmadı sanki, gülüşünü özledim. düşünemeyecek kadar özledim. düşündükçe ağlıyorum, ağladıkça özlüyorum, özledikçe düşünemiyorum ve bu böyle sürüp gidiyor. hasta bir ruhum vardı belki ama sanki ölmekte, derinde hissediyorum, kevgire dönmüş bir kalbi sevdin, o seni çok sevdi ama o kadar çok çentik vardı ki... o kadar emilmişti ki ruhu ve birden ruhu oldun... deliklerinden akanlar da sana bir bahçe sunmuştu oysa, ama beraber yeşerttiğimiz bir bahçeydi...

Seni çok seviyorum...

içimde bir boşluk var dolduramıyorum, dolmayacak. ilk ayrılığın değil, ilk ayrılığım değil ama ilk kez bu denli büyüdü sevgim... melankolik şarkılar bile anlatamıyor içimdekileri... yine özlüyorum... hasta ruhlu insanlar arasında küfürler sallamak bile gelmiyor hayata, ne de herhangi birşeyden şikayet edebiliyorum... arayamıyorum... ulaşamıyorum... kapmsama alanından çıkmışım gibi geliyor. oysa ne çok seviyoruz... bu acı; bu boşluk; kendimi çok uzun süredir insan gibi hissetmemi sağlıyor biraz, ama daha çok şey götürüyor benden...

Seni çok seviyorum bebeğim...

korkuyorum, bir delilik yapmaktan değil, daha da kötüye götürmekten...
hep düşündüm aslında ama biliyorsun ikincil düşüncelerde olmak zorundaydı, hiçbirşeye kendimi veremiyorum sevgime bile... eksikliklerimiz çok ve belkide biz en çok bunun için sevdik... evet biliyorum sana ne kadar zor anlar yaşattığımı, bende yaşadım ama önemli olan dayanabilmekti... dayandık..

Seni seviyorum...

her günkü gibi yine rüyama geldin bu akşamüstü, sarılıyorduk... sadecesarılıyorduk. konuşmadan anlatıyorduk belki de... zihnimi boşaltmıştım kollarında, kayboluyordum... gözlerim takılmıyordu bir yerlere... sarılıyorduk... içim birden mutlulukla doldu... hani sormuştun ya söyleyecek birşeyin yok mu? o kadar çok şey var ki düşündüğüm, haykıra haykıra söylemek istediğim o kadar çok şey var ki yapmak istediğim ama elim ayağım tutukluyor senin karşında ama dün en çok telefonda olmaz demek istedim... böyle kötüyken hele hiç...

Seni çok seviyorum bebeğim...

bu bir çağrıdır. ne kadar kötüde olsa durum bekle sevdiğim, yalnız da beklesen, bekle... gittiğimde ya da geldiğimde yoklukara karışacağımı biliyorum

SANA DELİ GİBİ AŞIĞIM...

evet biz beraberliğin renkli hayaliyle yaptık ilk hatamızı, beraber yaşama meselesi esastı bizi yıpratan... ama şimdi bunu düşünecek durumda değilim, ve senden bir şey daha istiyorum... başka birşeyler ve kavga falan demeden hayır ben seni istiyorum, son kez bile olsa söz verdiğim gibi seninle olimposta olmayı istiyorum... ve daha anlatamadığım duygularımı kuş yaptım yolluyorum sana... seni çok seviyorum tahmin bile edemeyeceğin kadar, anlayışlarımız farklı falan değil sevgi tektir, bende biliyorum, kimse öğretemez zira biliyorum...

20090715

Bir varmış, bir yokmuş...

öyle bir çocuk varmış işte, kendi içine sığdırmaya çalışırken dünyanın ben olduğunu zannedermiş... sonra birden sil düğmesi bulmuş işte bir sahaftan. sadece konuşarak anlatabilmekmiş aslında düşündüklerini, ama kelimelere zincirlenmiş cümlelerini her azad ettiğinde en yakın arkadaşı mutsuzluk çıkagelirmiş, sorunlar ve dertler...

gelecek hayalini bırakmış farkında olmadan soğuk, karlı bir ankara öğlesinde, koyuvermiş kendini ortaya, bir parçasını bile bulamaz olmuş artık, oysa kendi binlerce parçaya bölünüp dağılmış şehrin uçsuz bucaksız köşelerine, her biri küçücük bir bakış ararken ölmüş... sonra cansız bedeniyle yürüyor işte o kısmını biliyorsun, çocukluğundan beri yaşıyorsun aslında, bulup kaybetmelerle dolu bir oyun bu, adı: hayat... isyan kelimesi içindeki ateşin yanında kıvılcım bile olamazken konuşamazken, anlatamazken, düşünüp düşünüp ağlamakta yeşeriverir birden ufacık minicik bir fide, küçücük ellerinin hayali sarar benliği, benliğinde ve pek çok beden de yaşamaya başlar birden ama o değildir, yaşatırsın yine de, ille de... o'dur...

çok uzakta beklerken, ölümü tatmak; gözlerinden akar, tuzludur, damarlarında da dolaşan olur, sıcaktır, içini ısıtır, yaşadığını hissedersin....

ama bu yağmur o uzaklardan çağırmaz; gelirsen severim de demez, paranoyak hayallerini ıslatır, sevinirsin...

evet güzeldir mutlusundur, sigaranın külleri gibi birden birikir... bir öpücük yeter açık yaralarıma; korkma acıtmaz, kırmaz, zehirlemez... en güzel hikayemsin aslında...

işkence de olsa bazen, duymuyorsun, depremler var göğsümde, senin için, sen kimsin peki? nerdesin? ne yapıyorsun? ne düşünüyorsun? dakikada 160 atıyorum senin için bilmiyorsun... attım çıkınımı, bak kapının yanında duruyor, gitmek istiyorum, bilmiyorlar gidiyorum. çelik alaşımlı ufak bir metal parçası kadar hızlı olmayacak gidişim, boş bakışlarında ki durgunluk kadar yavaş da olmayacak... sevmeye karartmışken gözlerimi içimden gelen çığlıklara ve gözyaşlarına boğuluyorum şimdi, ama sen değil... üst komşu duymakta yakarışımı... bir bardak su içirselerde geçmiyor işte krizlerin... bir yerden sonra acıtmazdı hani? ya sen? önce? vvvee sonraaa hem de az sonra...

peki ne olacak? üzülecek misin peki? hatırlayacak mısın ha? zor demeye bile gücün yetmezken ve ancak kendinden korkarken bunu duyamıyorsun, bu silik bir silüet, benim gözlerim açıktır belki net görebiliyorum, ama siz göremiyorsunuz ki... inanmaya gücün yok değil mi? aslında çok basit, bir hafta geçmeden yerime yenisini koyabilcekken...

ağır bir romandan esinlenmişti beni yaratırken, ama bu bünyeye bu kadar ağır yük fazlaydı, kestiremedi, o kadar da mükemmel olmadığının farkındadır belki, belki iki kadeh içerek izliyordur şaheserini... üzlme benim için yakındır yanına geliyorum...

''umursamayacaklar bile, oysa biz, kolcular terk etmek zorunda kaldığımız topraklara, halklara duyduğumuz aşkla onlara her seferinde koşarken, siyah pelerinlerimiz içinde sadece silahları görürken, biz onurumuz ve sadakatimizle, o ürkek bakışlar arasında kalelere yürüyoruz... bu hikeyin sonunu bilsek de gidiyoruz...birbirimizle göz göze geldiğimizde umutsuzluğumuzu saklamaya çalışsak da mutsuluk faktörü var, kaçmıyor... kaçıramıyoruz ruhlarımızdan... lanetlenmişiz... hiç bir hikaye de, türkü de adımız geçmese de bedenleri sonsuza ulaştırırken bıraktık izimizi bu dünyaya... uğruna öldüğümüz insanlar bizi unutmuşken sırtımızda taşıdık ölülerimizi...''



ve ne oldu?..

güzeller çirkin, iyiler ve çirkinler gitmiş oldu...

sana feda edebilirim onca duygumu
al senin olsunlar,
tüm cümlelerim,
son kez düşüyoruz işte bak! şafağa bak!..

izle, yüreğimden akanla boyamışım şafağımı
senin için ağlamışım
köpük köpük vuruyor kıyıya gözyaşlarım
adımı söyleme...

içimde esen yel ol,
kavur tenimi, bedenimi
git git gidebildiğin yere
özgür bırak kendini

hayır hayır ağlamıyorum gözüme duman kaçtı,
yettiği yere kadar
nefesim tükenene kadar koşarım yine
sonra yine durmam yürürüm...

bedeninde kaybederken kendimi
kaybettiğim çok şeyi buldum
kanatların yoktu belki ama boynuzların olmasına da izin vermedim
uçamadın belki düştün, ne yapalım ben hep yürüdüm
o gecenin şafağında bıraktım aslında seni...


bilmiyorum artık ne kutsal ne değerli... ben en çok neyi sevdim, seni neyde yaşattım? göğsümdeki, yüzümde ki bu yaralar da ne? bu bir masal değil miydi? bitmiş olamaz.... çok şey var daha paylaşacak, cebimde çok fazla var verebileceğim cevher... yeter ki öldürme, yaşamama izin ver, ama sevginle ve onurlu... sakın deme artık olamaz, sende yüreğini yokla; onca şeyi yapabilen sen değil miydin? hani o parkta? ya da bir nefes çekebilmek için göz göze geldimiz de hayır diye bildiğinde?

yalan mı oldu hepsi...
eğer bir anlamı varsa diye beklerken bu sabahların ve gecelerin...
neden bu şarkıyı şimd dinliyorum zannediyorsun ki? ama şimdi ve daima bilmiyorsun ve bilmeyeceksin... kafama dayadığım namnu, horozun düşmesini bekliyor sabırsızlıla, senin gibi... duvara yansıyınca beynimin silüeti umarım mutlu olsun... senin için...

20090707

nefret ediyorum!

eve anlıyorum şimdi. o gün ne demek istediğini. ''haklıydın''*. artık çok uzakta kalmış, inkar ediyorum ama olmuyor. çok şey yapmak istiyorum, bir türlü yapamıyorum; beceriksizim.

çok özlüyorum. gözyaşlarımı tutamıyorum o an, hissediyorum daha önce böyle olmuyordu. veda etmek neden bu kadar zor ki? yaşamak da zor ama farklı, lmek hep daha kolay geldi.

şiirler ah o şiirler... hiç... ağlamıyorum gözüme duman kaçtı...

hatıralar, bugünler, gelecekler... hangisi ki benim olan, karar veremedim, sarhoş olmak, istiyorum bugün hiç olamadığım kadar. sevmezler zaten. istemezlerdi içtiğimi. umrumda değil, çektiğim her duman, devirdiğim her kadehte daha fazla kaybetmek varken, neden açgzlü olayım ki?
Sanki kendimle değil
Dünyayla ölüyorum

Bağırsam bağırsam bağırsam
Bağırdığımı duymuyorum

Tek bir musluk var açık
Onunla akıyorum

İstemeden istemeden istemeden
İstiyereeeek

Ah sen ölüm denen topal köfte
Buluştuk bak cenabette

İçim rakı dışım su
Bu mahmur cinayette

Çocuklar çocuklar çocuklar
Sizlen doğmamış mıydık biz birlikte**

karlı bir ankara gününde ayrılmıştım çocukluğumdan, umutlarımdan... şimdi özlüyorum işte asıl, şimdi istiyorum. vedaları sevemedim ben. ve fedakarlıkları, hala usalanamadım ben... sağım bok solum bok ben ortasında ne olacaktım ki...

herşeyimi yitirdim, sahip olduklarım da güzel ama onlar ah onlar, kıymetlimizdi. hani olurdu ya, güzel olurdu. kodumun şehrinde, koyduğum bir hayat, yani ortaya, yani siktirsin gitsin herşey, herkes, ben yalnızlığı severim, severdim. yanlız kalmayı sverdim, yalnızlık, belki bir hastalık, özlediğim bir hastalık. beni ben gibi anlatacak sözlerim olammayacak belki hiç, ama değerlimi anlatabileceğim nice cümlem var, fakat sanki değişmiş... çok değişmiş, sevdiğim gibi değil artık...

hiç... ağlamıyorum, gözüme duman kaçtı...

isyan etmeyi neden hep bu kadar sevdim ki?
al işte bir can kaldı geride başka da bir bok yok...

tanrının varlığını hiç sorgulamadım şimdiye kadar nedense, ama eminim biz böyle yaşarken bir yandan içyor bir yandan kahkaha atarak izliyor halimizi... ya madem yarattın niye takip etmiyosun ak!

*chevelle - i get it
**can yücel - şey gibi