gecenin karanlığını nadiren göz kırpan şimşekler bozmakta ve ben o karanlık soğukta ihtiyarla beraberim, ağlıyorum...
-neden ağlıyorsun evlat?
-herkesin ağlamak için sebebi yok mu?
-seni ağlatan ne?
boşver ihtiyar demek geliyor içimden, sesim kesiliyor... yerini hıçkırıklara bırakıyor. ve bir arabesk şarkı oluveriyor hayat. o an artık ruhum bedenimde değil, bunu hissediyorum... tüm benliğimle o karanlıkta kayboluyorum...
-sen ne içtin evlat?
-yok birşey içmedim ben, içmek istemiyorum...
-şarap al.
yüreğim ciğerlerimi parçalarcasına bağırıyor o an...
güneşli bir öğlen, sıkıntıların ardından onunlayım... şarap var, üstelik iki şişe... üstelik teki roze... eve geliyor, bilmiyor. şarapları görünce sarılıyor, öpüyor ve o dudakların arasından bir ses erişiyor içimde o bilinmedik yere; seni çok seviyorum...
-bu yağmurda dışarda ne işin var evlat derdin ne?
-yok bir derdim dayı, senin ne işin var dışarda bu yağmurda?
-benim evim burası evlat misafir gelen sensin...
o an deplasmandayım, böyle hissediyorum bir an önce ölmek gibi bir istek var içimde...
bir gece misafirim bana çok uzak olan bir eve. bir gece işte sıradan olması gereken, aylardan çok önceleri olsa da günlerden on sekiz ve o gün reşitiz... ve dudaklarımda bir sıcaklık... bana ait olmayan ama benim olmak isteyen... korkmuyorum bu sefer, bir boşlukta değilim üstelik, neler kaybedeceğim umrumda değil sonra ne kadar üzüleceğim de... ve dudaklarım ıslanıyor. ve o gün aşk yeni bir anlam kazanıyor benim için, insan olmak istediği için aşık olmuyor, aşk onun olmak istediğinde elbet yakasına yapışıyor adamın...
-beni tanıyor musun sen evlat?
-evet... peki sen beni hatırladın mı?
-hımm galiba hatırladım, sen hep böyle zırlar mısın? yoksa hep fırtınalarda mı denk geliyor yollarımız?
-bilmiyorum... tesadüf işte..
hıçkırıklarım ikinci bir cümleye gerek kalmadan çığırmaya başlıyor yine...
çok sevdiğim bir dostum var, misafir gelmiş çok uzaklardan ve biz bizeyiz... sonbahar, darbenin yıldönümü... sonra bir sağanak başlıyor, şimşekler yıldırımlar... onunla göz göze geliyoruz; hiç haz etmem ama o yağmuru çok seviyor... üstümüzde penyelerle dışarda koşarken buluyoruz kendimizi... yollar asfalt, asfalt ıslak, ıslak ki ne ıslak, nehir gibi akıyor ayaklarımızın dibinden... buz gibi kesiyor tropik iklimin sonbahar yağmuru; öpüşüyoruz, sıcacık, tutkuyla...
-ağla evlat ağla...
hıçıkırıklarım arasından yarım ağız konuşabiliyorum....
-yaşamak istemiyorum artık...
-neden?
cevap verecek gücüm yok, o yağmurlar sokaklara mı gözüme mi yağıyor ayırt edecek durumda değilim o an...
-evlat neden? daha genceciksin? birini mi kaybettin? aşık mısın, sevgilinden mi ayrıldın?
bir şubat gecesi, aşığım...kötü bir haberle sarsılıyoruz... mümkün olduğunca çabalıyorum... iyi olmuyor hiçbirşey sanki... işimden emrivaki izin alıyorum ve karlı olmasını bile bekleyemeyeceğim bir ankara yolculuğu başlıyor... kabullenebilsem de, ölümleri hiç sevmem...
-bilmiyorum dayı...
-evlat... daha yaşayacağın çok şey var...
-son görüştğümüzde de aynısı söylemiştin... yıllar oldu...
-bana bak evlat, sence sen mi daha çok şey yapabilirsin ben mi?
-haklısın
-üzülmek hakkın üzül ama bunu böyle yapma...
bir kış akşamı... gitme kararı alıyor, benden gideceğini bilmeden tamam diyorum üstelik ardından gideceğim bende ama biraz sonra...
-bak evlat sen gençsin, şarap sana daha tatlı gelir, arkadaş edin biraz, gez toz çalış ne yapmak istiyorsan o an ne yapman gerekiyorsa yap evlat burada öldürme zamanını bir gün ölürken gerçekten bu zamanların saniyelerini bile arayacaksın...
-doğru diyorsun dayı ama işte gel de anlat bu yüreğe...
bir bahar akşamı geceye kavuşmak üzere, işten dönmüşüm, ellerimde çikolatalar şarap ve mumla beni bekliyor, içiyoruz, sevişiyoruz... seviyoruz, deliler gibi... bir kaç saat sonra sevdiğimiz bir adamın konserine gidcek olmamı o anı daha da anlamlı kılıyor ve dudaklarımız daha bir tutkuyla değiyor birbirine... ve en çok love song u seviyoruz...
-bak evlat gün gelecek, okulun bitip işe başlayacaksın, evleneceksin hayatın bir düzene girecek, o zaman çok daha güzel olacak, çocukların olacak
birşeyler söylemek istiyorum ama derman yok ne dilimde ne yüreğimde...
ayın beşi, zor zamanlara daha çok var ve ben çok heyecanlıyım ilk kez elimde bir fırsat var ve bunu değerlendireceğim, çok yaratıcı sayılmam belki ama güzel olduğunu düşünmekteyim... bir çift çorabını alıyorum, güzel ve eski olanlarını seçiyorum, onlardan kukla yapacağım... heyecanlıyım, çok hem de... çünkü bu çok farklı... bir çift yüzük alıyorum, o zaman para sıkıntım yok hiçbir şeyin de eksik olmasını istemiyorum... ve o geceye herşey hazır, beni evde ve şarapla bekliyor... işten çıkıyorum eve geç kalıyorum... o uyuyor, mum ışığında; o kadar güzel ki... uyandırdığımda kızıyor geç kaldığım içim, süprizden haberi yok... içeri gidiyor... geldiğinde yalnız değilim; kuklalarımız var ve ona benim ağzımdan ilan ı aşk ediyorlar, yüzüğü verirken havalanır gibiler, mutluluktan...
-evlenmek falan istemiyorum...
-daha dur evlat çok gençsin...
-çok şey götürdü kadınlar bende, öyle ki bana birşey kalmadı...
-haha, öyle mi? bu bana bir yerlerden tanıdık geldi...
-şimdi onun yanında olmam lazımdı... şarap içiyor olmamız...
-peki neden buradasın?
-bilemiyorum, gidiyor artık... gerçekten...
-neden onu son kez görmüyorsun da burada ağlıyorsun?
-zırıl zırıl ağlamak istemiyorum, beni böyle hatırlasın istemiyorum... ve ona söyleyemiyorum...
artık birşeyler için çok geç olmuştu, yazdan kalma sonbahar aylarından birinde, o orda olmayı çok sevdiğimiz falezde şarap içiyorduk... deli gibi ağlıyorduk... özlüyorduk yıktığımız herşeyi... sevgimize üzülüyorduk... ve deniz o koyu gri fırtına havasında hiç bu kadar karanlık olmamıştı, sanki gözyaşlarımızla büyüyordu... sözler verdik... sözler söyledik, öpüştük... son kez olacağını düşünerek... gidiyordu... bitecekti artık herşey...
-ama yanında olmak istiyorsun?
-evet
-ve aşıksın?
-kesinlikle...
hıçkırıklarım sözümün son bulmasını bitirmemi sağladı...
-bu kadar da zorlama istersen kendini evlat
-benden aldıklarını geri versin...
-sen ona verebilecek misin ondan aldıklarını...
ağlıyorum durmadan...
ve bir şimşek çakıyor, cam parlıyor, ihtiyarın yansımasını görüyorum gözgözeyiz, hemen ardı sıra gelen bir şimşek biraz daha aydınlık... ihtiyarla aynı kişiyiz... sarhoş olup ölmek istiyorum, bir an evvel...
ıslanmışım üşüyorum... gecenin bir yarısı o zifiri karanlıkta nadiren göz kırpan şimşekler dengemi bozmakta ve ben o karanlık soğukta kendimle beraberim, ağlıyorum... deliler gibi özlüyorum, deliler gibi seviyorum... ama o bunu bilmiyor...
20101216
20101127
en güzel şeyler hiç olmaz buralarda...
konuşmakta pek başarılı biri değilim; yani yazarken daha iyi oluyor bu anlatma işi, benim için en azından; burada bir edebiyatçı ve ya bir yazar olduğum iddiası çıkmamalı. sadece dudaklarımdan dökülenler klavyeye dokunuşlarımdan ya da bir kaleminden kağıda akan mürekkep yanında saçma sesler olarak kalıyor. bir kere heyecanlanırım konuşurken, saçmalarım, alkollüyken bile bu beni hep utandırmıştır...
bunun yüzündende çok şey kaybettim hayatımda, hani şu kısacık olan varya, onda işte. ya anlatamadım hiç kendimi ya da yazmaya fırsatım olmadı insanlara... bazende sadece üşendim...
şimdi şimdi bir hayalpereste bu dünyada pek yer olmadığı düşünüp kendimi hapsetmişken bu küçücük odama, yavaştan birşeyler kıpırdamaya başlıyor içimde; evet artık daha fazla kaybedecek birşeyim olmadığını düşünüyorum. bu bir hareketin başlangıcı olacak elbet, sonra gelcek güzel günler falan sonra yine kötü zamanlar... bu böyle sürüp gidecek bir hikaye, hep böyleydi ve böyle olacak...
ama şu insan evladının hissiyatı ne kadar lanet birşey, hiçbir yazı hiçbir şarkı onu tam olarak ifade edemiyor sadece çok yaklaştığı anlar oluyor....
tatlı hayaller kuramasamda geçmişte pek çok şey yaptığımı biliyorum, hep onlardan güç almışımdır, yani kısa bir süre öncesine kadar alıyordum şimdi buna ihtiyacım yok artık çünkü sınırlarımı bilmiyorum şu an, küçülmüşte olabilir genişlemişte... ama afetlerin çok büyüklerini atlatamamış hayatımdan geriye kalanları toplamam gerek artık yoksa yaşamanın bir anlamı kalmayacak ve yeterince şey kaybettim, onları bulup yerli yerlerine koymalıyım... tam olarak olmazsa da...
ben bir kahraman olamadım belki ama bayağıda değilim, bunu gerçekten biliyorum, bu bir üstünlük taslamak değil...
o kadar çok şeyi özlüyorum ki... giden insanların boşluklarında yaşıyorum... bunun acısını da seviyorum ama bunu yaşamanın başka yolları da var biliyorum. burada umut dolu bir yazı da yazmaya çalışmıyorum sadece bedenime biraz hareket gerek, ve bunu yapacağımı söylüyorum. tütün sarmak, bir şişe köpek öldürende kendimi bulmak gibi basit zevklerim varken mutsuzluk hayatım olabilir mi? evet, galiba bu bir terci, öyle olmasını istediğim bir şey ama buengel olmamalı yaşnacaklara... insanlar beni olduğum gibi kabul etmeli, benim onları kabul ettiğim gibi. saygı duyduğun kadar saygı görmüyorsun bu hayatta belki ama bu sana insanları elemek için bir şans tanıyor ve ben bunu hep kullanmışımdır...
ne diyebilirim ki, sigara sarıyorum ve sakalımdan çıkan kızıl saçın anılarıyla sarhoş oluyorum...
bunun yüzündende çok şey kaybettim hayatımda, hani şu kısacık olan varya, onda işte. ya anlatamadım hiç kendimi ya da yazmaya fırsatım olmadı insanlara... bazende sadece üşendim...
şimdi şimdi bir hayalpereste bu dünyada pek yer olmadığı düşünüp kendimi hapsetmişken bu küçücük odama, yavaştan birşeyler kıpırdamaya başlıyor içimde; evet artık daha fazla kaybedecek birşeyim olmadığını düşünüyorum. bu bir hareketin başlangıcı olacak elbet, sonra gelcek güzel günler falan sonra yine kötü zamanlar... bu böyle sürüp gidecek bir hikaye, hep böyleydi ve böyle olacak...
ama şu insan evladının hissiyatı ne kadar lanet birşey, hiçbir yazı hiçbir şarkı onu tam olarak ifade edemiyor sadece çok yaklaştığı anlar oluyor....
tatlı hayaller kuramasamda geçmişte pek çok şey yaptığımı biliyorum, hep onlardan güç almışımdır, yani kısa bir süre öncesine kadar alıyordum şimdi buna ihtiyacım yok artık çünkü sınırlarımı bilmiyorum şu an, küçülmüşte olabilir genişlemişte... ama afetlerin çok büyüklerini atlatamamış hayatımdan geriye kalanları toplamam gerek artık yoksa yaşamanın bir anlamı kalmayacak ve yeterince şey kaybettim, onları bulup yerli yerlerine koymalıyım... tam olarak olmazsa da...
ben bir kahraman olamadım belki ama bayağıda değilim, bunu gerçekten biliyorum, bu bir üstünlük taslamak değil...
o kadar çok şeyi özlüyorum ki... giden insanların boşluklarında yaşıyorum... bunun acısını da seviyorum ama bunu yaşamanın başka yolları da var biliyorum. burada umut dolu bir yazı da yazmaya çalışmıyorum sadece bedenime biraz hareket gerek, ve bunu yapacağımı söylüyorum. tütün sarmak, bir şişe köpek öldürende kendimi bulmak gibi basit zevklerim varken mutsuzluk hayatım olabilir mi? evet, galiba bu bir terci, öyle olmasını istediğim bir şey ama buengel olmamalı yaşnacaklara... insanlar beni olduğum gibi kabul etmeli, benim onları kabul ettiğim gibi. saygı duyduğun kadar saygı görmüyorsun bu hayatta belki ama bu sana insanları elemek için bir şans tanıyor ve ben bunu hep kullanmışımdır...
ne diyebilirim ki, sigara sarıyorum ve sakalımdan çıkan kızıl saçın anılarıyla sarhoş oluyorum...
20101112
yolculuk ankara...
ve bir gece daha...
hayatımda yine bir gece bu dönem; karanlık, dipsiz ve soğuk. bir evsizin saygısında yaşayacağım elbet, yaşayarak öleceğim hatta, severek, üşüyerek, yürüyerek, kanayarak...
ellerim titriyor artık, ihtiyacım olanı bilmiyorum, ya da biliyorum...
klavyeye damlayan yaşlar sanki ben olmuş, bana bizi anlatmakta izliyorum bu amaçsız dünyamı, sanki ben olmasamda yaşayıp solacakmış gibi hızla dönüyor...
ve yollar görünüyor; sonra hatırlıyorum bir zaman hayatım olmuş yolları..
ve yollar orada görünüyor, asfalt, soğuk ve umutsuz...
mahvettiğim hayatımdan bi yol görünüyor, ince ama uzun... umutsuzum...
bir ayrılık daha, bol acılı...
ayrılıkları hiç sevmedim, hiç hoşçakal diyemedim içimden gelerek, ayrılamadım hiç gerçekten, o yüzden bir parçamı hep insanlarda bıraktım sonra sonra eksildiğimi göremeden ben o insanlar olmuş kendimi öldürmüştüm. şimdi kendinin seri katili olarak çıkacağım bu yolculukta bir kara büyü keşfedip diriltmek istiyorum kendimi... bunu yapmam lazım...
hayatımda yine bir gece bu dönem; karanlık, dipsiz ve soğuk. bir evsizin saygısında yaşayacağım elbet, yaşayarak öleceğim hatta, severek, üşüyerek, yürüyerek, kanayarak...
ellerim titriyor artık, ihtiyacım olanı bilmiyorum, ya da biliyorum...
klavyeye damlayan yaşlar sanki ben olmuş, bana bizi anlatmakta izliyorum bu amaçsız dünyamı, sanki ben olmasamda yaşayıp solacakmış gibi hızla dönüyor...
ve yollar görünüyor; sonra hatırlıyorum bir zaman hayatım olmuş yolları..
ve yollar orada görünüyor, asfalt, soğuk ve umutsuz...
mahvettiğim hayatımdan bi yol görünüyor, ince ama uzun... umutsuzum...
bir ayrılık daha, bol acılı...
ayrılıkları hiç sevmedim, hiç hoşçakal diyemedim içimden gelerek, ayrılamadım hiç gerçekten, o yüzden bir parçamı hep insanlarda bıraktım sonra sonra eksildiğimi göremeden ben o insanlar olmuş kendimi öldürmüştüm. şimdi kendinin seri katili olarak çıkacağım bu yolculukta bir kara büyü keşfedip diriltmek istiyorum kendimi... bunu yapmam lazım...
20101111
anne, ben geldim...
''ölmeyi özledim anne, yaşamak isterken delice...''
seni özledim anne, samimi gözyaşlarını, ruhunla saran sevgini özledim ...
sıcacık kollarını özledim anne, evimizi özledim, hadi kalk diye seslenişini özledim anne...
savaş çocukları gibiyim anne, her gün ayrı bir kavgaya girer oldum...
insanları o kadar çok severken tiksindim anne...
o eski günleri özledim anne haklarımız için yapabileceklerimizi özledim anne, sokaklarda haykırabilmeyi özledim anne,
çalışmayı özledim, idam bekleyen mahkum gibiyim anne, son kez öp oğlum de kimsenin diyemeyeceği gibi...
ölürken seni düşünmek istiyorum anne, nice mücadelenin sonunda ellerinde ölmek istiyorum...
hayat kavramı yeterince zorken,
ve insanlar için birşeyler yaparken damgalanıyorsan,
fişliyorlarsa kimliğini bir ara sokakta yakalandığında,
dövüyorlarsa tutuklarken, içerde işkenceden geçiyorsan,
ki onlar için mücadele ederken,
suratına tükrüyorsa herşeyden çok sevdiğin halkın bir babası,
o halkın bir anası sana küfrediyorsa,
sakın durma... durma ey yüreği güzel...
durma yoksa ölürsün, hemde ölmeden ölürsün...
canlı bedeninde taşıyacağın bir bir ruh kalmadığında istemeyesin,
en önde çarpışmaya gitmeyi, en önde düşmeyi...
09 05 2010
seni özledim anne, samimi gözyaşlarını, ruhunla saran sevgini özledim ...
sıcacık kollarını özledim anne, evimizi özledim, hadi kalk diye seslenişini özledim anne...
savaş çocukları gibiyim anne, her gün ayrı bir kavgaya girer oldum...
insanları o kadar çok severken tiksindim anne...
o eski günleri özledim anne haklarımız için yapabileceklerimizi özledim anne, sokaklarda haykırabilmeyi özledim anne,
çalışmayı özledim, idam bekleyen mahkum gibiyim anne, son kez öp oğlum de kimsenin diyemeyeceği gibi...
ölürken seni düşünmek istiyorum anne, nice mücadelenin sonunda ellerinde ölmek istiyorum...
hayat kavramı yeterince zorken,
ve insanlar için birşeyler yaparken damgalanıyorsan,
fişliyorlarsa kimliğini bir ara sokakta yakalandığında,
dövüyorlarsa tutuklarken, içerde işkenceden geçiyorsan,
ki onlar için mücadele ederken,
suratına tükrüyorsa herşeyden çok sevdiğin halkın bir babası,
o halkın bir anası sana küfrediyorsa,
sakın durma... durma ey yüreği güzel...
durma yoksa ölürsün, hemde ölmeden ölürsün...
canlı bedeninde taşıyacağın bir bir ruh kalmadığında istemeyesin,
en önde çarpışmaya gitmeyi, en önde düşmeyi...
09 05 2010
denemeler
şarkı sözü
Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…
Bir durakta dikilirken aklıma geldi sonra telefonuma baktım belki anımsarım diye neyi hatırladığımı, çıkaramadım sonra otobüs geldi ve gittim…
Eskiden cep telefonu yoktu. Ya da biz düzenli yaşar ona ihtiyaç duymazdık. Şimdi hayatın merkezine girmiş, kişisel ve toplumsal odaklarımızdan biri olmuş, iletişim kaynağımız…
Aşklarımıza kadar girmiş. Eskiden mektuplar yazar utangaç utangaç verirdik birbirimize… bu bir güven göstergesiydi hatta. Kısa mesajlardan çok önceydi tabi bunlar. Şimdi 160 karakterlik textlere sığdırabiliyoruz tüm bunları, sesli harf kullanmadan üstelik…
Yıllar evvel bir hikaye duymuştum, şöyle anlatmıştı adam;
bir rüyayla hayatım alt üst oldu sanki, ben birine aşık olmuştum, çok seviyordum ama gece gündüz mesajlaşırdık hatta… sürekli onu düşünüyordum, artık birbirimizi de çok fazla tanır olmuştuk mesaj karakterlerinden ruh hallerimizi anlıyorduk hatta… sözcükler yazıldıklarından fazla anlam taşıyordu bizim için, o ufacık ekrana sığdırabiliyorduk aşkımızı. Sonra zaman aktı geçti, nasıl güzel bir şarabın dibini iki kadehte görürsün öyle işte… ve ayrılık zamanı geldi bizim için ama bir bağımlılık olmuştu o benim için. Hala onu düşünüyor ve istiyordum. Hayatımda değişikler yapmam gerektiğini düşündüm ve önce aramaya kayıtlarımı sildim, bu günlerimi aldım çünkü birden silersem ölebileceğimi hissediyordum. Onları sildikten sonra bir rahatlama hissettim. Cesaret edip fotoğrafları yaktım üstelik üstlerine rakı döküp yaptım bunları… Sıra mesajlara gelmişti, onları da teker teker sildim, yollardan akan çizgiler gibi hatta yıllar gibi geçip silindi onlarda zaman içinde ve son mesajı sildiğimde o mesajları göndereni hatırlamıyordum. Bir boşluktu hayat benim için karanlıktı biraz da, korktum birden bire neden böyle olmuştum neden böyle hissediyordum yatağımdan tavanıma uzanan bir çizgi vardı, gözlerimin çizdiği karakalem hayaller işte… parkta yatakta sinemada ama sadece ben, bi garip anı silsilesi… sonra bir parmak şıklar ve psikoloğu karşısında uyanır adam, gözleri hala boş bakar durur, aradığı bir şey yoktur, özlediği bir şeyin olmaması gibi… ve bu o adam kendini 12. Kattan atmadan önceki son anısı olur…
ve düşerken hatırladım; ''Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…''
yere yaklaştıkça hatırlamanın verdiği huzuru, mutsuzluğu gözlerime dolan rüzgar kadar kesin bir şekilde hissediyordum, unuttuğumda kendi kara çizgilerimi de silmiştim ve hatırlarken gerçekten yok oluyordum; siliniyordum bu dünyadan sert bir silgiyle...
01 10 2010
Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…
Bir durakta dikilirken aklıma geldi sonra telefonuma baktım belki anımsarım diye neyi hatırladığımı, çıkaramadım sonra otobüs geldi ve gittim…
Eskiden cep telefonu yoktu. Ya da biz düzenli yaşar ona ihtiyaç duymazdık. Şimdi hayatın merkezine girmiş, kişisel ve toplumsal odaklarımızdan biri olmuş, iletişim kaynağımız…
Aşklarımıza kadar girmiş. Eskiden mektuplar yazar utangaç utangaç verirdik birbirimize… bu bir güven göstergesiydi hatta. Kısa mesajlardan çok önceydi tabi bunlar. Şimdi 160 karakterlik textlere sığdırabiliyoruz tüm bunları, sesli harf kullanmadan üstelik…
Yıllar evvel bir hikaye duymuştum, şöyle anlatmıştı adam;
bir rüyayla hayatım alt üst oldu sanki, ben birine aşık olmuştum, çok seviyordum ama gece gündüz mesajlaşırdık hatta… sürekli onu düşünüyordum, artık birbirimizi de çok fazla tanır olmuştuk mesaj karakterlerinden ruh hallerimizi anlıyorduk hatta… sözcükler yazıldıklarından fazla anlam taşıyordu bizim için, o ufacık ekrana sığdırabiliyorduk aşkımızı. Sonra zaman aktı geçti, nasıl güzel bir şarabın dibini iki kadehte görürsün öyle işte… ve ayrılık zamanı geldi bizim için ama bir bağımlılık olmuştu o benim için. Hala onu düşünüyor ve istiyordum. Hayatımda değişikler yapmam gerektiğini düşündüm ve önce aramaya kayıtlarımı sildim, bu günlerimi aldım çünkü birden silersem ölebileceğimi hissediyordum. Onları sildikten sonra bir rahatlama hissettim. Cesaret edip fotoğrafları yaktım üstelik üstlerine rakı döküp yaptım bunları… Sıra mesajlara gelmişti, onları da teker teker sildim, yollardan akan çizgiler gibi hatta yıllar gibi geçip silindi onlarda zaman içinde ve son mesajı sildiğimde o mesajları göndereni hatırlamıyordum. Bir boşluktu hayat benim için karanlıktı biraz da, korktum birden bire neden böyle olmuştum neden böyle hissediyordum yatağımdan tavanıma uzanan bir çizgi vardı, gözlerimin çizdiği karakalem hayaller işte… parkta yatakta sinemada ama sadece ben, bi garip anı silsilesi… sonra bir parmak şıklar ve psikoloğu karşısında uyanır adam, gözleri hala boş bakar durur, aradığı bir şey yoktur, özlediği bir şeyin olmaması gibi… ve bu o adam kendini 12. Kattan atmadan önceki son anısı olur…
ve düşerken hatırladım; ''Yaralarımızdan sızan aşkımızdı…''
yere yaklaştıkça hatırlamanın verdiği huzuru, mutsuzluğu gözlerime dolan rüzgar kadar kesin bir şekilde hissediyordum, unuttuğumda kendi kara çizgilerimi de silmiştim ve hatırlarken gerçekten yok oluyordum; siliniyordum bu dünyadan sert bir silgiyle...
01 10 2010
denemeler
karikatür
bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum… sonra kendimi onların ortasında bulup aslında var olmayan şeyler yaşıyorum… olmayan yerlerde, olmayan nesnelerle, olmayan insanlarla… savaş kahramanı gibi hissediyorum kendimi bazen bir köylü gibi kuytu köşede kaçkın… sonra sakin sakin biramdan yudumluyorum, özlemiyorum, özlenmediğim gibi… ve aslında hepsi yalan; ben iyi bir yalancıyım, yalanlarımı satıyorum, bunlarla hayatımı devam ettiriyorum, seviyorlar yalanları insanlar çünkü doğrular canlarını yakıyor, bakış açılarında boğulan bizler ise yanardağlardan fışkırıyoruz… fırtına olup yağıyoruz yanaklara, olmak istemiyoruz ki aslında yoğuz hiç var olmadık bizi sizler yarattınız ve sonra tahammül edemeyip fırlatıp attınız… ama göremediniz et ve kemikten fazlasını yarattığınızı, burada bir yalan var ve bu yalanlara kurşun işlemiyor… bilmediğiniz dillerde aşk şarkıları söyleyenler, bilmediği dillerde aşk yaratıp sonra ona yabancı kalanlar, yalancı aşkların söylediği yalanlara inanan ve onları doğru zannedenler, o aşklar da biziz ve ölmüyoruz… yaradılışımı hatırlıyorum, tek bir temasla bir gece bile değil bir anda, bir şarkıyla, kitabın arasında bir satırı işaretlemiş bir ayracın ucunda… özlü sözün ancak sözü olup özsüz, tatsız tuzsuz can buldum. Sordular sonra bana neden geldiklerini, adımı koydular sonra, sonra tasmamı taktılar ve sonra sıkıldılar başka bir yalan yarattılar, bende kutudan ev yapmıştım kendime o yağmurlu akşamda… sonra başkaları geldi, başkasının yarattığı bir yalana inanmaya başladı, sonra bir başkası bir başkasınınkine, hep inandılar sorgulamadan ve hayatı bir yalandan yarattılar… bende bazen bir yalana inanıyorum hatta bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum…
ve galiba elf olmak istiyorum…
01 10 2010
bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum… sonra kendimi onların ortasında bulup aslında var olmayan şeyler yaşıyorum… olmayan yerlerde, olmayan nesnelerle, olmayan insanlarla… savaş kahramanı gibi hissediyorum kendimi bazen bir köylü gibi kuytu köşede kaçkın… sonra sakin sakin biramdan yudumluyorum, özlemiyorum, özlenmediğim gibi… ve aslında hepsi yalan; ben iyi bir yalancıyım, yalanlarımı satıyorum, bunlarla hayatımı devam ettiriyorum, seviyorlar yalanları insanlar çünkü doğrular canlarını yakıyor, bakış açılarında boğulan bizler ise yanardağlardan fışkırıyoruz… fırtına olup yağıyoruz yanaklara, olmak istemiyoruz ki aslında yoğuz hiç var olmadık bizi sizler yarattınız ve sonra tahammül edemeyip fırlatıp attınız… ama göremediniz et ve kemikten fazlasını yarattığınızı, burada bir yalan var ve bu yalanlara kurşun işlemiyor… bilmediğiniz dillerde aşk şarkıları söyleyenler, bilmediği dillerde aşk yaratıp sonra ona yabancı kalanlar, yalancı aşkların söylediği yalanlara inanan ve onları doğru zannedenler, o aşklar da biziz ve ölmüyoruz… yaradılışımı hatırlıyorum, tek bir temasla bir gece bile değil bir anda, bir şarkıyla, kitabın arasında bir satırı işaretlemiş bir ayracın ucunda… özlü sözün ancak sözü olup özsüz, tatsız tuzsuz can buldum. Sordular sonra bana neden geldiklerini, adımı koydular sonra, sonra tasmamı taktılar ve sonra sıkıldılar başka bir yalan yarattılar, bende kutudan ev yapmıştım kendime o yağmurlu akşamda… sonra başkaları geldi, başkasının yarattığı bir yalana inanmaya başladı, sonra bir başkası bir başkasınınkine, hep inandılar sorgulamadan ve hayatı bir yalandan yarattılar… bende bazen bir yalana inanıyorum hatta bazen hayatımı bir karikatür karesine ve ya tek paragraflık bir yazıya sığdırabiliyorum ve bu beni rahatlatıyor…
ama yetmiyor tabi ki, bazen anlaşılmak istiyorum, gerçek insanlar tarafından… mesela sevdiğim kadınlar tarafından… hayatımı kaplayanlar hani…. Ama olmuyor olduramıyorum ve geriye yapacak bir şey kalmıyor, hayali insanlara hayali şeyler yaşatıyorum…
ve galiba elf olmak istiyorum…
01 10 2010
20100910
tag olayları ve yazı takip meseleleri
üşenirim ben tag bulmaya yazıları tglamaya, ama bugün yine anladımki işleri kolaylaştırıyor epey.. acaba düzenlesem mi diye düşündüm gaza geldim çok feci sonra bekledim ve geçti.
blogları okuyorum herkes de bir paranoya var, okunmuyo ama yazıyorum gibisinden bişey, ama hepsi muhakkak biri tarafından okunuyor. bende takip edildiğime inanmıyorum ama elbet benimle aynı ruh halini paylaşan biri tarafından -sıkılmazsa- okuyordur. takdir alınır mı bilemem, pek yorum yapmıyorum ben insanlara...
blogları okuyorum herkes de bir paranoya var, okunmuyo ama yazıyorum gibisinden bişey, ama hepsi muhakkak biri tarafından okunuyor. bende takip edildiğime inanmıyorum ama elbet benimle aynı ruh halini paylaşan biri tarafından -sıkılmazsa- okuyordur. takdir alınır mı bilemem, pek yorum yapmıyorum ben insanlara...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)