içimde bir nefretin yeşermesine izin veremiyorum, ya kızgınlığım ya da kişi/olay silinip gidiyor...
özlemlerimle, hayallerim ve olmayacak dileklerimle yaşıyorum işte...
yaşıyorum, ama yaşıyorum gerçekten, damarlarımda kan akıyor yer yer kaçmak istese de, nefes alıyorum falan işte...
bu haftasonu güzel olacak umarım... herşey olmasa da ben güzel olacağım...
20110615
20110613
şarap mı?
'cezerye ye iyi gelir' diyordu teyze; güldüm, 'cezerye alacak para yok, son parayı şaraba verdik' deyip güldüm, ama o kadar içtendi ki o kadar komik geldi, uzun zamandır böyle gülmemiştim; hatta kahkaha attım, ruhumun skuneti bozuldu...
bir sabah... bir sabah...
kıştan kalma bir yaz günü, yapılacak işleri planlarken içinde buruk bir sevinçle doldurduğun kahve bitmekte...
hikayeler dinlerdik küçükken, büyük savaşçıların hikayelerini, büyüdük anlatmaya başladık onları. sonra yaşamak vardı, çaresiz... yaşıyoruz işte öyle ya da böyle, bir savaşta yüce bir amaç için ya da halkımız için ölmedik, savaşmadık bile.
yıllar önce yaşanmış güzel bir günün kokusu var havada, barut gibi; nefret kokuyor artık... diğerlerinin yanına eklenen bir acı daha diye düşünürken bir fotoğraf takılıyor gözüme, varlığını bile unutmuştum... düşmüşüz bir kış günü, kar altında... gözyaşlarıyla iyileştirmeye çalışırken yaraları, ölmüşüz farkına varmadan, bireyselliğimizde katletmişiz yüreğimizi... kalan tek bir söz 'hoşçakal'! sonra bir şarkı sözü girmiş araya, bir söz, asla tutulması için şans verilmeyecek bir söz... ölmüşüm, savaşmadan, sevişerek hayallerimle...
sonra miting alanlarında suçsuz ölenler geliyor aklıma, üzülmüyorum hayır; aksine hepsi tanımadığım, bilmediğim onca insanı yaşatıyorum bu bendende... hala onların marşları dilimde...
ve ben bir şarkı sözü oluveriyorum, bir balık gibi okyanuslar geziniyorum, bozkırlardan dağlara uçuyorum göçmen bir kuş gibi... yaralarım artık umrumda değil zira hiçbirini hissedecek gücüm yok; hayallerim bile donuk... nasıl olsa bir kadında ya da bir adamda yaşayacak bu biliyorum...
kıştan kalma bir yaz günü, yapılacak işleri planlarken içinde buruk bir sevinçle doldurduğun kahve bitmekte... hiç bukadar tatlı olmamıştı sanki, sigara hiç bu kadar zehirlememişti... yağmur çok da uzak olmayan bir yerlerden bi koku getiriyor, eskilerden, çok eskilerden; kadim dünyamdan... özlemiyorum, acıtmıyor da artık... hayallerim donuk, kirli... yaşamak anlamsızlığında bir ışık doğdu dün; artık başka anlamlar var hayatta, daha sert, daha vahşi... savaş boyalarımız hazır ötecek boruları bekliyoruz sanki...
yaşasın! yaşayacak düşenler daha fazla bizimle! bundan böyle...
hikayeler dinlerdik küçükken, büyük savaşçıların hikayelerini, büyüdük anlatmaya başladık onları. sonra yaşamak vardı, çaresiz... yaşıyoruz işte öyle ya da böyle, bir savaşta yüce bir amaç için ya da halkımız için ölmedik, savaşmadık bile.
yıllar önce yaşanmış güzel bir günün kokusu var havada, barut gibi; nefret kokuyor artık... diğerlerinin yanına eklenen bir acı daha diye düşünürken bir fotoğraf takılıyor gözüme, varlığını bile unutmuştum... düşmüşüz bir kış günü, kar altında... gözyaşlarıyla iyileştirmeye çalışırken yaraları, ölmüşüz farkına varmadan, bireyselliğimizde katletmişiz yüreğimizi... kalan tek bir söz 'hoşçakal'! sonra bir şarkı sözü girmiş araya, bir söz, asla tutulması için şans verilmeyecek bir söz... ölmüşüm, savaşmadan, sevişerek hayallerimle...
sonra miting alanlarında suçsuz ölenler geliyor aklıma, üzülmüyorum hayır; aksine hepsi tanımadığım, bilmediğim onca insanı yaşatıyorum bu bendende... hala onların marşları dilimde...
ve ben bir şarkı sözü oluveriyorum, bir balık gibi okyanuslar geziniyorum, bozkırlardan dağlara uçuyorum göçmen bir kuş gibi... yaralarım artık umrumda değil zira hiçbirini hissedecek gücüm yok; hayallerim bile donuk... nasıl olsa bir kadında ya da bir adamda yaşayacak bu biliyorum...
kıştan kalma bir yaz günü, yapılacak işleri planlarken içinde buruk bir sevinçle doldurduğun kahve bitmekte... hiç bukadar tatlı olmamıştı sanki, sigara hiç bu kadar zehirlememişti... yağmur çok da uzak olmayan bir yerlerden bi koku getiriyor, eskilerden, çok eskilerden; kadim dünyamdan... özlemiyorum, acıtmıyor da artık... hayallerim donuk, kirli... yaşamak anlamsızlığında bir ışık doğdu dün; artık başka anlamlar var hayatta, daha sert, daha vahşi... savaş boyalarımız hazır ötecek boruları bekliyoruz sanki...
yaşasın! yaşayacak düşenler daha fazla bizimle! bundan böyle...
20110611
hayalleri akord etmek
yarıdan daha fazla bir hayalperest olarak yaşadım kendimi bildim bileli, hayatım buna göre şekillendi, ideolojim, zevklerim falan işte...
yine koştururken bir hayalin peşinden farkettim bu sefer, bu, hayal değil... şimdi akord ettiğim... yaşamımın geri kalanı... tamamı... tümü... gidenlerim, kalanlarım, ölenlerim, sağlarım... her perdede yüreğimden sızan kanlar çalıyor, bastıkça acıyor tenim, ciğerim... daha da yırtıyorum...
yıllara rağmen bitmeyenlere kanıyorum... gelecek o günleri çağırıyorum. yine o olmayacak belki ama... o na ... hala...
yıllar önce o soğuk günde beni öldürene, karlar altında...
yine koştururken bir hayalin peşinden farkettim bu sefer, bu, hayal değil... şimdi akord ettiğim... yaşamımın geri kalanı... tamamı... tümü... gidenlerim, kalanlarım, ölenlerim, sağlarım... her perdede yüreğimden sızan kanlar çalıyor, bastıkça acıyor tenim, ciğerim... daha da yırtıyorum...
yıllara rağmen bitmeyenlere kanıyorum... gelecek o günleri çağırıyorum. yine o olmayacak belki ama... o na ... hala...
yıllar önce o soğuk günde beni öldürene, karlar altında...
20110401
kadınım...
an gelir ve başlar gözyaşları akmaya, sırasıdır çünkü...
ya da her zaman olduğu gibi geç kalmıştır...
ağlar ki ağlar...
o adam ağlar...
göz yaşları yalarken zemini ve yanaklarını,
kadehten damlamaya başlamışsa tuzlu yağmurlar,
tamam dersin...
ve o adam olur daha çok ağlarsın...
bir haftadan fazla oldu sarhoşum... çalıyorum şaraplarımı o byük kapitalist şirketlerden her ne kadar köpek öldüren olsalarda...aşık olmaz zira zordur sayın okuyucu, sorumluluklarıyla hissettirdikleriyle hele ki ayrılıkları varsa... ağlamaklı bakarsın hayata yüreğinde neler neler... kan damlar hissetmezsin... özlersin deli gibi... için yanar acıtırsın... ve bir de incinirsin...
aşk şarkıları bu kadar acıtmaz adamı aslında... o yoktur aslında var olsa bile bir mum yakarsın, ancak ışığında yalnız şarap içersin...
kadınım... söyle sen mutlu oldun mu?
tek isteğim bu...
zira ben ben asla olamayacağım...
ya da her zaman olduğu gibi geç kalmıştır...
ağlar ki ağlar...
o adam ağlar...
göz yaşları yalarken zemini ve yanaklarını,
kadehten damlamaya başlamışsa tuzlu yağmurlar,
tamam dersin...
ve o adam olur daha çok ağlarsın...
bir haftadan fazla oldu sarhoşum... çalıyorum şaraplarımı o byük kapitalist şirketlerden her ne kadar köpek öldüren olsalarda...aşık olmaz zira zordur sayın okuyucu, sorumluluklarıyla hissettirdikleriyle hele ki ayrılıkları varsa... ağlamaklı bakarsın hayata yüreğinde neler neler... kan damlar hissetmezsin... özlersin deli gibi... için yanar acıtırsın... ve bir de incinirsin...
aşk şarkıları bu kadar acıtmaz adamı aslında... o yoktur aslında var olsa bile bir mum yakarsın, ancak ışığında yalnız şarap içersin...
kadınım... söyle sen mutlu oldun mu?
tek isteğim bu...
zira ben ben asla olamayacağım...
20101216
yaşamak sıktı sanki biraz...
gecenin karanlığını nadiren göz kırpan şimşekler bozmakta ve ben o karanlık soğukta ihtiyarla beraberim, ağlıyorum...
-neden ağlıyorsun evlat?
-herkesin ağlamak için sebebi yok mu?
-seni ağlatan ne?
boşver ihtiyar demek geliyor içimden, sesim kesiliyor... yerini hıçkırıklara bırakıyor. ve bir arabesk şarkı oluveriyor hayat. o an artık ruhum bedenimde değil, bunu hissediyorum... tüm benliğimle o karanlıkta kayboluyorum...
-sen ne içtin evlat?
-yok birşey içmedim ben, içmek istemiyorum...
-şarap al.
yüreğim ciğerlerimi parçalarcasına bağırıyor o an...
güneşli bir öğlen, sıkıntıların ardından onunlayım... şarap var, üstelik iki şişe... üstelik teki roze... eve geliyor, bilmiyor. şarapları görünce sarılıyor, öpüyor ve o dudakların arasından bir ses erişiyor içimde o bilinmedik yere; seni çok seviyorum...
-bu yağmurda dışarda ne işin var evlat derdin ne?
-yok bir derdim dayı, senin ne işin var dışarda bu yağmurda?
-benim evim burası evlat misafir gelen sensin...
o an deplasmandayım, böyle hissediyorum bir an önce ölmek gibi bir istek var içimde...
bir gece misafirim bana çok uzak olan bir eve. bir gece işte sıradan olması gereken, aylardan çok önceleri olsa da günlerden on sekiz ve o gün reşitiz... ve dudaklarımda bir sıcaklık... bana ait olmayan ama benim olmak isteyen... korkmuyorum bu sefer, bir boşlukta değilim üstelik, neler kaybedeceğim umrumda değil sonra ne kadar üzüleceğim de... ve dudaklarım ıslanıyor. ve o gün aşk yeni bir anlam kazanıyor benim için, insan olmak istediği için aşık olmuyor, aşk onun olmak istediğinde elbet yakasına yapışıyor adamın...
-beni tanıyor musun sen evlat?
-evet... peki sen beni hatırladın mı?
-hımm galiba hatırladım, sen hep böyle zırlar mısın? yoksa hep fırtınalarda mı denk geliyor yollarımız?
-bilmiyorum... tesadüf işte..
hıçkırıklarım ikinci bir cümleye gerek kalmadan çığırmaya başlıyor yine...
çok sevdiğim bir dostum var, misafir gelmiş çok uzaklardan ve biz bizeyiz... sonbahar, darbenin yıldönümü... sonra bir sağanak başlıyor, şimşekler yıldırımlar... onunla göz göze geliyoruz; hiç haz etmem ama o yağmuru çok seviyor... üstümüzde penyelerle dışarda koşarken buluyoruz kendimizi... yollar asfalt, asfalt ıslak, ıslak ki ne ıslak, nehir gibi akıyor ayaklarımızın dibinden... buz gibi kesiyor tropik iklimin sonbahar yağmuru; öpüşüyoruz, sıcacık, tutkuyla...
-ağla evlat ağla...
hıçıkırıklarım arasından yarım ağız konuşabiliyorum....
-yaşamak istemiyorum artık...
-neden?
cevap verecek gücüm yok, o yağmurlar sokaklara mı gözüme mi yağıyor ayırt edecek durumda değilim o an...
-evlat neden? daha genceciksin? birini mi kaybettin? aşık mısın, sevgilinden mi ayrıldın?
bir şubat gecesi, aşığım...kötü bir haberle sarsılıyoruz... mümkün olduğunca çabalıyorum... iyi olmuyor hiçbirşey sanki... işimden emrivaki izin alıyorum ve karlı olmasını bile bekleyemeyeceğim bir ankara yolculuğu başlıyor... kabullenebilsem de, ölümleri hiç sevmem...
-bilmiyorum dayı...
-evlat... daha yaşayacağın çok şey var...
-son görüştğümüzde de aynısı söylemiştin... yıllar oldu...
-bana bak evlat, sence sen mi daha çok şey yapabilirsin ben mi?
-haklısın
-üzülmek hakkın üzül ama bunu böyle yapma...
bir kış akşamı... gitme kararı alıyor, benden gideceğini bilmeden tamam diyorum üstelik ardından gideceğim bende ama biraz sonra...
-bak evlat sen gençsin, şarap sana daha tatlı gelir, arkadaş edin biraz, gez toz çalış ne yapmak istiyorsan o an ne yapman gerekiyorsa yap evlat burada öldürme zamanını bir gün ölürken gerçekten bu zamanların saniyelerini bile arayacaksın...
-doğru diyorsun dayı ama işte gel de anlat bu yüreğe...
bir bahar akşamı geceye kavuşmak üzere, işten dönmüşüm, ellerimde çikolatalar şarap ve mumla beni bekliyor, içiyoruz, sevişiyoruz... seviyoruz, deliler gibi... bir kaç saat sonra sevdiğimiz bir adamın konserine gidcek olmamı o anı daha da anlamlı kılıyor ve dudaklarımız daha bir tutkuyla değiyor birbirine... ve en çok love song u seviyoruz...
-bak evlat gün gelecek, okulun bitip işe başlayacaksın, evleneceksin hayatın bir düzene girecek, o zaman çok daha güzel olacak, çocukların olacak
birşeyler söylemek istiyorum ama derman yok ne dilimde ne yüreğimde...
ayın beşi, zor zamanlara daha çok var ve ben çok heyecanlıyım ilk kez elimde bir fırsat var ve bunu değerlendireceğim, çok yaratıcı sayılmam belki ama güzel olduğunu düşünmekteyim... bir çift çorabını alıyorum, güzel ve eski olanlarını seçiyorum, onlardan kukla yapacağım... heyecanlıyım, çok hem de... çünkü bu çok farklı... bir çift yüzük alıyorum, o zaman para sıkıntım yok hiçbir şeyin de eksik olmasını istemiyorum... ve o geceye herşey hazır, beni evde ve şarapla bekliyor... işten çıkıyorum eve geç kalıyorum... o uyuyor, mum ışığında; o kadar güzel ki... uyandırdığımda kızıyor geç kaldığım içim, süprizden haberi yok... içeri gidiyor... geldiğinde yalnız değilim; kuklalarımız var ve ona benim ağzımdan ilan ı aşk ediyorlar, yüzüğü verirken havalanır gibiler, mutluluktan...
-evlenmek falan istemiyorum...
-daha dur evlat çok gençsin...
-çok şey götürdü kadınlar bende, öyle ki bana birşey kalmadı...
-haha, öyle mi? bu bana bir yerlerden tanıdık geldi...
-şimdi onun yanında olmam lazımdı... şarap içiyor olmamız...
-peki neden buradasın?
-bilemiyorum, gidiyor artık... gerçekten...
-neden onu son kez görmüyorsun da burada ağlıyorsun?
-zırıl zırıl ağlamak istemiyorum, beni böyle hatırlasın istemiyorum... ve ona söyleyemiyorum...
artık birşeyler için çok geç olmuştu, yazdan kalma sonbahar aylarından birinde, o orda olmayı çok sevdiğimiz falezde şarap içiyorduk... deli gibi ağlıyorduk... özlüyorduk yıktığımız herşeyi... sevgimize üzülüyorduk... ve deniz o koyu gri fırtına havasında hiç bu kadar karanlık olmamıştı, sanki gözyaşlarımızla büyüyordu... sözler verdik... sözler söyledik, öpüştük... son kez olacağını düşünerek... gidiyordu... bitecekti artık herşey...
-ama yanında olmak istiyorsun?
-evet
-ve aşıksın?
-kesinlikle...
hıçkırıklarım sözümün son bulmasını bitirmemi sağladı...
-bu kadar da zorlama istersen kendini evlat
-benden aldıklarını geri versin...
-sen ona verebilecek misin ondan aldıklarını...
ağlıyorum durmadan...
ve bir şimşek çakıyor, cam parlıyor, ihtiyarın yansımasını görüyorum gözgözeyiz, hemen ardı sıra gelen bir şimşek biraz daha aydınlık... ihtiyarla aynı kişiyiz... sarhoş olup ölmek istiyorum, bir an evvel...
ıslanmışım üşüyorum... gecenin bir yarısı o zifiri karanlıkta nadiren göz kırpan şimşekler dengemi bozmakta ve ben o karanlık soğukta kendimle beraberim, ağlıyorum... deliler gibi özlüyorum, deliler gibi seviyorum... ama o bunu bilmiyor...
-neden ağlıyorsun evlat?
-herkesin ağlamak için sebebi yok mu?
-seni ağlatan ne?
boşver ihtiyar demek geliyor içimden, sesim kesiliyor... yerini hıçkırıklara bırakıyor. ve bir arabesk şarkı oluveriyor hayat. o an artık ruhum bedenimde değil, bunu hissediyorum... tüm benliğimle o karanlıkta kayboluyorum...
-sen ne içtin evlat?
-yok birşey içmedim ben, içmek istemiyorum...
-şarap al.
yüreğim ciğerlerimi parçalarcasına bağırıyor o an...
güneşli bir öğlen, sıkıntıların ardından onunlayım... şarap var, üstelik iki şişe... üstelik teki roze... eve geliyor, bilmiyor. şarapları görünce sarılıyor, öpüyor ve o dudakların arasından bir ses erişiyor içimde o bilinmedik yere; seni çok seviyorum...
-bu yağmurda dışarda ne işin var evlat derdin ne?
-yok bir derdim dayı, senin ne işin var dışarda bu yağmurda?
-benim evim burası evlat misafir gelen sensin...
o an deplasmandayım, böyle hissediyorum bir an önce ölmek gibi bir istek var içimde...
bir gece misafirim bana çok uzak olan bir eve. bir gece işte sıradan olması gereken, aylardan çok önceleri olsa da günlerden on sekiz ve o gün reşitiz... ve dudaklarımda bir sıcaklık... bana ait olmayan ama benim olmak isteyen... korkmuyorum bu sefer, bir boşlukta değilim üstelik, neler kaybedeceğim umrumda değil sonra ne kadar üzüleceğim de... ve dudaklarım ıslanıyor. ve o gün aşk yeni bir anlam kazanıyor benim için, insan olmak istediği için aşık olmuyor, aşk onun olmak istediğinde elbet yakasına yapışıyor adamın...
-beni tanıyor musun sen evlat?
-evet... peki sen beni hatırladın mı?
-hımm galiba hatırladım, sen hep böyle zırlar mısın? yoksa hep fırtınalarda mı denk geliyor yollarımız?
-bilmiyorum... tesadüf işte..
hıçkırıklarım ikinci bir cümleye gerek kalmadan çığırmaya başlıyor yine...
çok sevdiğim bir dostum var, misafir gelmiş çok uzaklardan ve biz bizeyiz... sonbahar, darbenin yıldönümü... sonra bir sağanak başlıyor, şimşekler yıldırımlar... onunla göz göze geliyoruz; hiç haz etmem ama o yağmuru çok seviyor... üstümüzde penyelerle dışarda koşarken buluyoruz kendimizi... yollar asfalt, asfalt ıslak, ıslak ki ne ıslak, nehir gibi akıyor ayaklarımızın dibinden... buz gibi kesiyor tropik iklimin sonbahar yağmuru; öpüşüyoruz, sıcacık, tutkuyla...
-ağla evlat ağla...
hıçıkırıklarım arasından yarım ağız konuşabiliyorum....
-yaşamak istemiyorum artık...
-neden?
cevap verecek gücüm yok, o yağmurlar sokaklara mı gözüme mi yağıyor ayırt edecek durumda değilim o an...
-evlat neden? daha genceciksin? birini mi kaybettin? aşık mısın, sevgilinden mi ayrıldın?
bir şubat gecesi, aşığım...kötü bir haberle sarsılıyoruz... mümkün olduğunca çabalıyorum... iyi olmuyor hiçbirşey sanki... işimden emrivaki izin alıyorum ve karlı olmasını bile bekleyemeyeceğim bir ankara yolculuğu başlıyor... kabullenebilsem de, ölümleri hiç sevmem...
-bilmiyorum dayı...
-evlat... daha yaşayacağın çok şey var...
-son görüştğümüzde de aynısı söylemiştin... yıllar oldu...
-bana bak evlat, sence sen mi daha çok şey yapabilirsin ben mi?
-haklısın
-üzülmek hakkın üzül ama bunu böyle yapma...
bir kış akşamı... gitme kararı alıyor, benden gideceğini bilmeden tamam diyorum üstelik ardından gideceğim bende ama biraz sonra...
-bak evlat sen gençsin, şarap sana daha tatlı gelir, arkadaş edin biraz, gez toz çalış ne yapmak istiyorsan o an ne yapman gerekiyorsa yap evlat burada öldürme zamanını bir gün ölürken gerçekten bu zamanların saniyelerini bile arayacaksın...
-doğru diyorsun dayı ama işte gel de anlat bu yüreğe...
bir bahar akşamı geceye kavuşmak üzere, işten dönmüşüm, ellerimde çikolatalar şarap ve mumla beni bekliyor, içiyoruz, sevişiyoruz... seviyoruz, deliler gibi... bir kaç saat sonra sevdiğimiz bir adamın konserine gidcek olmamı o anı daha da anlamlı kılıyor ve dudaklarımız daha bir tutkuyla değiyor birbirine... ve en çok love song u seviyoruz...
-bak evlat gün gelecek, okulun bitip işe başlayacaksın, evleneceksin hayatın bir düzene girecek, o zaman çok daha güzel olacak, çocukların olacak
birşeyler söylemek istiyorum ama derman yok ne dilimde ne yüreğimde...
ayın beşi, zor zamanlara daha çok var ve ben çok heyecanlıyım ilk kez elimde bir fırsat var ve bunu değerlendireceğim, çok yaratıcı sayılmam belki ama güzel olduğunu düşünmekteyim... bir çift çorabını alıyorum, güzel ve eski olanlarını seçiyorum, onlardan kukla yapacağım... heyecanlıyım, çok hem de... çünkü bu çok farklı... bir çift yüzük alıyorum, o zaman para sıkıntım yok hiçbir şeyin de eksik olmasını istemiyorum... ve o geceye herşey hazır, beni evde ve şarapla bekliyor... işten çıkıyorum eve geç kalıyorum... o uyuyor, mum ışığında; o kadar güzel ki... uyandırdığımda kızıyor geç kaldığım içim, süprizden haberi yok... içeri gidiyor... geldiğinde yalnız değilim; kuklalarımız var ve ona benim ağzımdan ilan ı aşk ediyorlar, yüzüğü verirken havalanır gibiler, mutluluktan...
-evlenmek falan istemiyorum...
-daha dur evlat çok gençsin...
-çok şey götürdü kadınlar bende, öyle ki bana birşey kalmadı...
-haha, öyle mi? bu bana bir yerlerden tanıdık geldi...
-şimdi onun yanında olmam lazımdı... şarap içiyor olmamız...
-peki neden buradasın?
-bilemiyorum, gidiyor artık... gerçekten...
-neden onu son kez görmüyorsun da burada ağlıyorsun?
-zırıl zırıl ağlamak istemiyorum, beni böyle hatırlasın istemiyorum... ve ona söyleyemiyorum...
artık birşeyler için çok geç olmuştu, yazdan kalma sonbahar aylarından birinde, o orda olmayı çok sevdiğimiz falezde şarap içiyorduk... deli gibi ağlıyorduk... özlüyorduk yıktığımız herşeyi... sevgimize üzülüyorduk... ve deniz o koyu gri fırtına havasında hiç bu kadar karanlık olmamıştı, sanki gözyaşlarımızla büyüyordu... sözler verdik... sözler söyledik, öpüştük... son kez olacağını düşünerek... gidiyordu... bitecekti artık herşey...
-ama yanında olmak istiyorsun?
-evet
-ve aşıksın?
-kesinlikle...
hıçkırıklarım sözümün son bulmasını bitirmemi sağladı...
-bu kadar da zorlama istersen kendini evlat
-benden aldıklarını geri versin...
-sen ona verebilecek misin ondan aldıklarını...
ağlıyorum durmadan...
ve bir şimşek çakıyor, cam parlıyor, ihtiyarın yansımasını görüyorum gözgözeyiz, hemen ardı sıra gelen bir şimşek biraz daha aydınlık... ihtiyarla aynı kişiyiz... sarhoş olup ölmek istiyorum, bir an evvel...
ıslanmışım üşüyorum... gecenin bir yarısı o zifiri karanlıkta nadiren göz kırpan şimşekler dengemi bozmakta ve ben o karanlık soğukta kendimle beraberim, ağlıyorum... deliler gibi özlüyorum, deliler gibi seviyorum... ama o bunu bilmiyor...
20101127
en güzel şeyler hiç olmaz buralarda...
konuşmakta pek başarılı biri değilim; yani yazarken daha iyi oluyor bu anlatma işi, benim için en azından; burada bir edebiyatçı ve ya bir yazar olduğum iddiası çıkmamalı. sadece dudaklarımdan dökülenler klavyeye dokunuşlarımdan ya da bir kaleminden kağıda akan mürekkep yanında saçma sesler olarak kalıyor. bir kere heyecanlanırım konuşurken, saçmalarım, alkollüyken bile bu beni hep utandırmıştır...
bunun yüzündende çok şey kaybettim hayatımda, hani şu kısacık olan varya, onda işte. ya anlatamadım hiç kendimi ya da yazmaya fırsatım olmadı insanlara... bazende sadece üşendim...
şimdi şimdi bir hayalpereste bu dünyada pek yer olmadığı düşünüp kendimi hapsetmişken bu küçücük odama, yavaştan birşeyler kıpırdamaya başlıyor içimde; evet artık daha fazla kaybedecek birşeyim olmadığını düşünüyorum. bu bir hareketin başlangıcı olacak elbet, sonra gelcek güzel günler falan sonra yine kötü zamanlar... bu böyle sürüp gidecek bir hikaye, hep böyleydi ve böyle olacak...
ama şu insan evladının hissiyatı ne kadar lanet birşey, hiçbir yazı hiçbir şarkı onu tam olarak ifade edemiyor sadece çok yaklaştığı anlar oluyor....
tatlı hayaller kuramasamda geçmişte pek çok şey yaptığımı biliyorum, hep onlardan güç almışımdır, yani kısa bir süre öncesine kadar alıyordum şimdi buna ihtiyacım yok artık çünkü sınırlarımı bilmiyorum şu an, küçülmüşte olabilir genişlemişte... ama afetlerin çok büyüklerini atlatamamış hayatımdan geriye kalanları toplamam gerek artık yoksa yaşamanın bir anlamı kalmayacak ve yeterince şey kaybettim, onları bulup yerli yerlerine koymalıyım... tam olarak olmazsa da...
ben bir kahraman olamadım belki ama bayağıda değilim, bunu gerçekten biliyorum, bu bir üstünlük taslamak değil...
o kadar çok şeyi özlüyorum ki... giden insanların boşluklarında yaşıyorum... bunun acısını da seviyorum ama bunu yaşamanın başka yolları da var biliyorum. burada umut dolu bir yazı da yazmaya çalışmıyorum sadece bedenime biraz hareket gerek, ve bunu yapacağımı söylüyorum. tütün sarmak, bir şişe köpek öldürende kendimi bulmak gibi basit zevklerim varken mutsuzluk hayatım olabilir mi? evet, galiba bu bir terci, öyle olmasını istediğim bir şey ama buengel olmamalı yaşnacaklara... insanlar beni olduğum gibi kabul etmeli, benim onları kabul ettiğim gibi. saygı duyduğun kadar saygı görmüyorsun bu hayatta belki ama bu sana insanları elemek için bir şans tanıyor ve ben bunu hep kullanmışımdır...
ne diyebilirim ki, sigara sarıyorum ve sakalımdan çıkan kızıl saçın anılarıyla sarhoş oluyorum...
bunun yüzündende çok şey kaybettim hayatımda, hani şu kısacık olan varya, onda işte. ya anlatamadım hiç kendimi ya da yazmaya fırsatım olmadı insanlara... bazende sadece üşendim...
şimdi şimdi bir hayalpereste bu dünyada pek yer olmadığı düşünüp kendimi hapsetmişken bu küçücük odama, yavaştan birşeyler kıpırdamaya başlıyor içimde; evet artık daha fazla kaybedecek birşeyim olmadığını düşünüyorum. bu bir hareketin başlangıcı olacak elbet, sonra gelcek güzel günler falan sonra yine kötü zamanlar... bu böyle sürüp gidecek bir hikaye, hep böyleydi ve böyle olacak...
ama şu insan evladının hissiyatı ne kadar lanet birşey, hiçbir yazı hiçbir şarkı onu tam olarak ifade edemiyor sadece çok yaklaştığı anlar oluyor....
tatlı hayaller kuramasamda geçmişte pek çok şey yaptığımı biliyorum, hep onlardan güç almışımdır, yani kısa bir süre öncesine kadar alıyordum şimdi buna ihtiyacım yok artık çünkü sınırlarımı bilmiyorum şu an, küçülmüşte olabilir genişlemişte... ama afetlerin çok büyüklerini atlatamamış hayatımdan geriye kalanları toplamam gerek artık yoksa yaşamanın bir anlamı kalmayacak ve yeterince şey kaybettim, onları bulup yerli yerlerine koymalıyım... tam olarak olmazsa da...
ben bir kahraman olamadım belki ama bayağıda değilim, bunu gerçekten biliyorum, bu bir üstünlük taslamak değil...
o kadar çok şeyi özlüyorum ki... giden insanların boşluklarında yaşıyorum... bunun acısını da seviyorum ama bunu yaşamanın başka yolları da var biliyorum. burada umut dolu bir yazı da yazmaya çalışmıyorum sadece bedenime biraz hareket gerek, ve bunu yapacağımı söylüyorum. tütün sarmak, bir şişe köpek öldürende kendimi bulmak gibi basit zevklerim varken mutsuzluk hayatım olabilir mi? evet, galiba bu bir terci, öyle olmasını istediğim bir şey ama buengel olmamalı yaşnacaklara... insanlar beni olduğum gibi kabul etmeli, benim onları kabul ettiğim gibi. saygı duyduğun kadar saygı görmüyorsun bu hayatta belki ama bu sana insanları elemek için bir şans tanıyor ve ben bunu hep kullanmışımdır...
ne diyebilirim ki, sigara sarıyorum ve sakalımdan çıkan kızıl saçın anılarıyla sarhoş oluyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)